ANASAYFA
On İki İmamların Pir olduğunu söylüyorsanız, bunların yetiştirdiği Pirler kimlerdir?
Pir kavramını yalnızca kendisine bağlı talipleri bulunan bir Yol önderi anlamında değil; yolun ilim, irfan ve erkânıyla kemale ermiş, hakikati idrak etmiş ve insanlara rehberlik edecek mertebeye ulaşmış kişi anlamında ele almak gerekir.
Alevi yol anlayışında Hz. Muhammed Mustafa, Şahı Merdan Ali ve Ehli Beyt, bu irfan yolunun temel kaynakları ve pirleri olarak kabul edilir. Onların taşıdığı ilim, irfan, hakikat ve Ehli Beyt sevgisi, sonraki nesillere aktarılmıştır.
Bu gelenek içerisinde Selman-i Fârisi, Ebu Zer el-Gıfâri ve Kanber gibi şahsiyetler önemli örneklerdir. Sonraki dönemlerde ise Ehli Beyt'in ilim ve irfanından beslenen çok sayıda alim, arif ve sufi ortaya çıkmıştır. İmam Cafer-i Sadık'ın ilim meclislerinin etkisi ve İmam Ali er-Rıza'nın Horasan'daki ilmi ve irfani konumu da bu açıdan ayrıca önem taşır.
Burada önemli olan bir ayrımdır: Bu şahsiyetlerin tamamını tarihsel anlamda “On İki İmamların doğrudan yetiştirdiği talipler” olarak ifade etmek doğru olmayabilir. “Yetiştirmek” kavramını, ilim ve irfanın aktarılması, öğretilerin sonraki nesillere ulaştırılması ve bir irfan geleneğinin devam ettirilmesi anlamında kullanmak daha isabetlidir.
Örneğin Ebu Hanife ve Malik bin Enes'in İmam Cafer-i Sadık ile ilmi ilişkileri konusunda İslam geleneğinde çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Ancak buradan hareketle onları doğrudan “İmam Cafer-i Sâdık'ın yetiştirdiği pirler” şeklinde kesin bir tarihsel hükme dönüştürmek yerine, aynı dönemin ilim ve düşünce dünyası içerisinde İmam Cafer-i Sadık'ın ilmi etkisini kabul etmek daha doğru bir yaklaşımdır. Ayrıca İmam Cafer-i Sadık ilmiyle yetiş ve Ehli Beyt’i savunmuş olan Hüsniyedir.
Alevi-Batıni gelenekte ise mesele yalnızca “kim kimin talibiydi?” sorusundan ibaret değildir. Asıl mesele, hakikat bilgisinin ve Ehli Beyt irfanının hangi kişiler ve topluluklar aracılığıyla sonraki kuşaklara taşındığıdır.
Anadolu'ya gelen Erenler, Abdallar, Dervişler ve Hakk Aşıkları da bu irfanın taşıyıcıları olmuş; Hz. Muhammed Mustafa'nın, Şahı Merdan Ali'nin ve Ehli Beyt'in sevgisini, ahlakını, ilmini ve irfanını Anadolu insanına aktarmışlardır. Hünkar Hace Bektaş-ı Veli, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Seyyid Nesimi, Şah İsmail Hatayi ve Pir Sultan Abdal gibi isimler, Anadolu ve çevresindeki Alevi yaşam felsefesinin oluşumunda ve aktarımında önemli yer tutmaktadırlar.
Dolayısıyla “On İki İmamların yetiştirdiği pirler kimlerdir?” sorusuna yalnızca isim sıralayarak cevap vermek eksik kalır. Daha doğru ifade şudur: On İki İmamların mirası, yalnızca doğrudan talebeleriyle değil; onların ilim, irfan, ahlak ve Ehli Beyt sevgisini sonraki kuşaklara taşıyan alimler, arifler, erenler ve yol büyükleri aracılığıyla devam etmiştir. Anadolu'daki yol ve erkân da bu uzun irfan aktarımının bir devamı olarak görülmektedir.
Bu bakımdan bugün sürdürülen Alevi yol erkânı, kendisini Hz. Muhammed Mustafa'dan, Şahı Merdan Ali'den ve Ehli Beyt'ten gelen ilim, irfan, muhabbet ve hakikat anlayışının sonraki nesillerde yaşatılması olarak görür.
Ehli Beyt Yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=
33 Soruda 33 Cevap
Alevilikte hakikati aramanın yolu sorgulamaktır.
2. Soru: Alevilik Şahı Merdan Ali ile başlamış ise, On İki İmamların doğduğu Mekke ve Medine'de Alevi ocakları var mıdır?
Cevap: Bu soruyu doğru değerlendirebilmek için Aleviliğin manevi kökenleri ile daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan kurumsal yapıları birbirinden ayırmak gerekir. Burada üç aşamalı bir tarihsel gelişimden söz etmek mümkündür:
1. Şahı Merdan Ali ve Ehli Beyt merkezli irşad anlayışının temellerinin oluşması,
2. On İki İmamlar döneminde bu anlayışın ilmi, ahlaki ve manevi açıdan geliştirilmesi ve sürdürülmesi,
3. Sonraki tarihsel süreçlerde ise seyyidlik kurumu, ocak sistemi, cem ve diğer erkânların Alevi toplulukları içerisinde farklı coğrafi ve toplumsal şartlar altında kurumsallaşması.
Dolayısıyla Aleviliği, bütün kurumlarıyla tek bir tarihsel anda ortaya çıkmış ve tamamlanmış bir yapı olarak değil; Şahı Merdan Ali ve Ehli Beyt merkezli inanç ve irşad anlayışının, On İki İmamlar dönemindeki manevi ve ilmi birikimin ve sonraki tarihsel-toplumsal tecrübelerin etkisiyle zaman içerisinde gelişerek kurumsallaşan bir yol olarak ele almak daha açıklayıcıdır.
Bu açıdan Alevi ocaklarını, başlangıçta hazır bulunan kurumlar olarak değil, bu uzun tarihsel gelişim ve kurumsallaşma sürecinin içerisinde ortaya çıkan yapılar olarak değerlendirmek gerekir.
Dolayısıyla “On İki İmamların doğduğu Mekke ve Medine'de bugünkü anlamıyla Alevi ocakları var mıydı?” sorusuna verilecek cevap şudur: Bugünkü anlamıyla ocak sisteminin o dönemlerde aynı kurumsal biçimde mevcut olduğuna dair yeterli tarihsel kanıt bulunmamaktadır. Ancak Alevi inanç geleneğinin kendi tarihsel hafızasında kendisini Şahı Merdan Ali, Ehli Beyt ve On İki İmamlar üzerinden devam eden bir irşad ve hakikat yolu olarak tanımladığı görülmektedir.
Burada akıl ve tarih açısından önemli olan husus, bir inancın veya geleneğin başlangıç noktası ile onun daha sonraki kurumsal biçiminin ortaya çıkışını birbirine karıştırmamaktır. Alevi geleneğinin Şahı Merdan Ali, Ehli Beyt ve On İki İmamlar üzerinden kendisine bir kök ve silsile oluşturması başka; bugün bildiğimiz anlamdaki ocak sisteminin hangi tarihsel şartlarda ortaya çıkıp kurumsallaştığı ise başka bir konudur.
Bu nedenle Mekke ve Medine'de bugünkü anlamıyla Alevi ocaklarının bulunmaması, tek başına Alevi geleneğinin Şahı Merdan Ali ve Ehli Beyt ile olan bağını ortadan kaldırmaz. Çünkü bir inanç geleneğinin manevi kaynağı ile sonraki yüzyıllarda oluşturduğu toplumsal kurumların ortaya çıktığı coğrafya aynı olmak zorunda değildir. Alevi geleneğinde ifade edilen “Yol bir, sürek binbir” anlayışı da farklı coğrafyalarda ve farklı toplumsal şartlarda aynı temel yolun farklı erkân ve uygulamalarla yaşanabilmesini anlamlandıran önemli bir ifadedir.
Ancak bunun tersi de unutulmamalıdır: Alevi geleneğinin kendisini Şahı Merdan Ali ve Ehli Beyt'e dayandırması, bugünkü ocak sisteminin Şahı Merdan Ali döneminde aynen mevcut olduğunu tarihsel olarak kanıtlamaz. Bu nedenle konu değerlendirilirken hem Alevi geleneğinin kendi iç hafızasına hem de tarihsel belgelerin ortaya koyduğu gelişim sürecine birlikte bakmak gerekir.
Kısacası “köken” ile “kurum”u birbirinden ayırmak gerekir. Şahı Merdan Ali, Ehli Beyt ve On İki İmamlar, Alevi geleneğinin kendisini anlamlandırdığı temel manevi kök ve referanslar olarak görülürken; seyyidlik, ocak, cem ve erkânlar ise bu mirasın farklı tarihsel ve toplumsal şartlar içerisinde aldığı kurumsal biçimler olarak değerlendirilebilir.
Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=

Demokrasi ve Toplumsal gelişim açısından Darbeler.
Darbeler, kısa vadede siyasi veya toplumsal düzeni sağladığı iddiasıyla ortaya çıksa da demokratik kurumları zayıflattığı, bireysel özgürlükleri sınırladığı ve toplumun kendi geleceğini demokratik yollarla belirleme hakkını ortadan kaldırdığı için uzun vadeli toplumsal gelişim açısından sağlıklı bir yöntem değildir.
Özellikle 12 Eylül örneğinde, darbe öncesinde yaşanan şiddet ve siyasi kaosun sona ermesi kısa vadeli bir sonuç olarak değerlendirilebilir. Ancak bunun karşılığında demokrasi, özgürlükler, hukuk devleti ve insan hakları ciddi biçimde zarar görmüştür.
Belki de darbelerin en büyük çelişkilerinden biri burada ortaya çıkmaktadır: Umut olarak görülenler, bir süre sonra umut bağlayan insanların gardiyanı hâline gelebilir.
Toplum, yaşadığı korku, şiddet, belirsizlik ve siyasi çatışmadan kurtulmak için güçlü bir otoriteyi çözüm olarak görebilir. İnsanlar düzen ve güvenlik isteyebilir; hatta bir süreliğine özgürlüklerinden vazgeçmenin sorunlarını çözeceğine inanabilirler. Fakat özgürlüğün, hukukun ve demokratik denetimin sınırları ortadan kalktığında, toplumu koruması beklenen güç zamanla toplumun üzerinde bir güce dönüşebilir.
Parlamento ve demokratik siyasal düzen ortadan kaldırılırsa; insanlar gözaltına alınır, tutuklanır ve işkenceye maruz bırakılırsa; idamlar gerçekleştirilirse; siyasi partiler ve sendikalar kapatılırsa; ifade, örgütlenme ve siyasal faaliyet özgürlükleri ağır biçimde kısıtlanırsa; insanlar siyasi nedenlerle yargılanır veya kamu haklarından mahrum bırakılırsa, bunun etkileri yalnızca o dönemde yaşayan insanlarla sınırlı kalmaz.
Böyle bir ortam toplumun hafızasında derin izler bırakır. İnsanlar düşüncelerini özgürce ifade etmekten, örgütlenmekten ve toplumsal sorunlara birlikte çözüm aramaktan uzaklaşabilir. Korku, güvensizlik ve baskı, insanların birbirleriyle olan ilişkilerini de değiştirebilir. Toplumsal dayanışmanın yerini bireysel korunma düşüncesi alabilir.
Bir toplumun huzur içinde yaşayabilmesi, yalnızca çatışmaların sona ermesiyle mümkün değildir. Gerçek huzur; insanların birbirine güvenebilmesi, farklı düşüncelere tahammül edebilmesi, birbirine sahip çıkabilmesi ve ortak değerler etrafında özgürce bir arada yaşayabilmesiyle mümkündür.
Çünkü özgürlük olmadan huzur, yalnızca sessizlik olabilir. Korkunun olmadığı bir toplum ile insanların korkmadan konuşabildiği bir toplum ise aynı şey değildir.
Bu nedenle darbelerin etkisini yalnızca siyasi yönetimin değişmesi olarak değerlendirmek yeterli değildir. Darbeler; insan haklarından demokrasiye, hukuktan eğitime, ekonomiden kültüre kadar toplumun birçok alanında uzun süreli izler bırakabilir. Kısa vadede düzen sağlanmış gibi görünse bile, toplumun özgür düşünme, birlikte hareket etme ve kendi geleceğini belirleme kapasitesinin zayıflaması uzun vadede önemli bir gelişim kaybına yol açabilir.
Belki de burada kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Bir toplum güvenlik uğruna özgürlüğünden vazgeçerse, sonunda gerçekten güvenli bir toplum mu olur; yoksa yalnızca özgürlüğünü kaybetmiş bir toplum mu?
Asıl umut, insanların kendi iradeleriyle kurdukları demokratik düzende olmalıdır. Çünkü toplumun geleceğini belirleme hakkı topluma ait değilse, o geleceğin ne kadar güvenli olduğu kadar kimin geleceği olduğu da sorgulanmalıdır.
Sonuç olarak demokrasi, insan hakları, hukuk, ekonomi ve toplumun geleceği açısından bakıldığında darbeler sağlıklı ve sürdürülebilir bir çözüm değildir. Bir toplumun gerçek ilerlemesi; sorunlarını baskı ve zor yoluyla susturmasıyla değil, farklı düşüncelerin özgürce ifade edilebildiği, hukukun üstün olduğu ve insanların ortak bir gelecek için birlikte hareket edebildiği demokratik bir düzen oluşturmasıyla mümkündür.
Çünkü toplumların gerçek umudu, onları yöneten gücün büyüklüğünde değil; kendi geleceklerini özgürce belirleyebilme gücündedir.
Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=
Ne hikmetse, ipini koparan Alevilere saldırıyor!
Önyargı, bilgisizlik, koltuk ve makam hırsı, farklılıkları kabullenememe veya siyasi ve mezhepsel tartışmalar gibi birçok neden etkili olabilir. Ne yazık ki Alevilerin içinden de kendi çıkarı ve menfaati uğruna bu zihniyete sahip insanlar çıkabiliyor.
Oysa Alevi öğretisinin merkezinde insan sevgisi, ilim, irfan, akıl, okumak, sorgulamak, aydınlanmak ve insan-ı kâmil olma anlayışı vardır. Bu anlayış sadece bir inanç biçimi değil; aynı zamanda bir hayat felsefesi, bir duruş ve bir karakter meselesidir. İnsanına, değerlerine, mazlumuna ve yoluna sahip çıkmayı; haksızlık karşısında susmamayı, fakat bunu yaparken kin ve nefret yerine vicdanı, merhameti ve adaleti esas almayı öğretir.
Alevilerin tarihindeki mazlumiyet, yalnızca yaşanan acıların hatırlanması değildir. Aynı zamanda zulme uğrayanın zalimleşmemesi, haksızlığa uğrayanın adaletten vazgeçmemesi gerektiğini hatırlatan bir duruştur. Kendi değerlerine sahip çıkmak, başkasının değerlerine düşman olmak anlamına gelmez.
Tüm bu değerlere; insana, ilme, irfana, akla, adalete, merhamete ve aydınlanmaya önem veren bir inancın mensuplarına böylesine acımasızca yüklenmek, hangi vicdana ve hangi adalete sığar?
Biraz uyarı, biraz merhamet, biraz vicdan ve biraz da insaf gerekmez mi? Eleştirelim ama incitmeyelim; sahip çıkalım ama ötekileştirmeyelim; hakkımızı savunalım ama başkasının hakkına girmeyelim.
Çünkü gerçek sahiplenme, yalnızca bir inanca veya topluluğa sahip çıkmak değil; insana, adalete, vicdana, merhamete ve hakikate sahip çıkmaktır. Bu sorumluluk yalnızca Alevilere değil, kendine “insanım” diyen herkese aittir.
Hangi inançtan, düşünceden veya kültürden olursak olalım; birbirimizi incitmeden, ötekileştirmeden, haksızlık karşısında susmadan ve mazlumun yanında durarak yaşamak hepimizin ortak insanlık sorumluluğudur.
Biraz vicdan, biraz merhamet, biraz insaf ve birbirimize karşı biraz daha anlayış… Belki de bugün insanlık olarak en çok ihtiyacımız olan şey budur.
Dolayısıyla Alevilerle uğraşmak yerine; haksızlıkla, adaletsizlikle, sömürüyle, yolsuzlukla, merhametsizlikle ve insan onurunu zedeleyen her türlü davranışla mücadele edilse, hayatımız çok daha güzel ve anlamlı olurdu.
Biz bu zihniyeti kınıyor, bu zihniyete sahip olan kişilere de Allah islah etsin diyoruz. Çünkü amacımız kimseye düşmanlık etmek değil; yanlışın, haksızlığın ve ayrımcılığın karşısında durmaktır.
Bizim dileğimiz, dışarıdan veya içeriden olsun, her türlü art niyetin ve düşmanlığın bir kenara bırakılmasıdır. Herkes kendi inancını özgürce yaşasın, kendi yolunu sürsün; yeter ki bunu yaparken insanlığa, başkasının hakkına ve onuruna zarar verilmesin.
Aşk ile.
Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=

33 Soruda 33 Cevap
Alevilikte hakikati aramanın yolu sorgulamaktır.
1. Soru; On İki İmamlar “Alevi Ocak Sistemi ve Seyyidlik (Dedelik) Kurumu”nu biliyor muydu?
Cevap: Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle inanç ile kurum, köken ile kurumsal biçim arasındaki farkı gözetmek gerekir.
İnanç yalnızca metafizik kabullerden ibaret değildir. Aynı zamanda insanın hayatı anlamlandırma, ahlaki sorumluluklarını belirleme ve toplumsal ilişkilerini düzenleme biçimidir. Bu nedenle inanç toplulukları, tarih içerisinde değişen şartlara göre kendi kurumlarını ve geleneklerini geliştirebilirler. Dolayısıyla bugün Alevilik içerisinde gördüğümüz ocak, Seyyidlik/dedelik, cem ve musahiplik gibi kurumların tamamının İslam'ın ilk döneminde bugünkü biçimleriyle mevcut olduğunu düşünmek tarihsel açıdan doğru değildir.
Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Bir kurumun sonradan kurumsallaşması, onun sonradan icat edildiği anlamına gelmez.
Burada asıl önemli olan tarihsel süreklilik ile tarihsel aynılığı birbirinden ayırmaktır. Bir gelenek yüzyıllar boyunca yaşayabilir; fakat bu süreç içerisinde temel ilkelerini ve inanç esaslarını koruyarak biçim değiştirebilir, yeni şartlara uyum sağlayabilir veya kendisini güncelleyebilir. İnanç ve değerlerde süreklilik bulunurken, bunların toplumsal hayattaki karşılığı olan kurumlar zaman içerisinde gelişebilir ve yeni biçimler kazanabilir.
Bu nedenle “On İki İmamlar Alevi ocak sistemini biliyor muydu?” sorusunu biraz değiştirmek daha doğru olacaktır.
Asıl soru şu olmalıdır: On İki İmamlar döneminde bulunan hangi inanç, değer, soy ve dini otorite anlayışları, sonraki yüzyıllarda Alevi ocak ve Seyyidlik kurumlarının oluşmasına kaynaklık etmiş olabilir?
Bu açıdan Aleviliğin tarihsel gelişimi ve kurumsallaşması
Şahı Merdan Ali ve Ehli Beyt merkezli inanç → imamet ve velayet anlayışı → Ehli Beyt soyuna verilen önem → farklı tarihsel ve toplumsal şartlar → Anadolu'daki Alevi inanç toplulukları → ocak, Seyyidlik, cem, musahiplik ve diğer erkânın kurumsallaşması.
Bu yaklaşım, ne “bugünkü bütün Alevi kurumları On İki İmamlar tarafından kurulmuştur” iddiasını gerektirir ne de “sonradan ortaya çıkan kurumların Alevilikle ilgisi yoktur” sonucuna götürür.
Sonuç olarak, bugünkü biçimiyle Alevi ocak ve Seyyidlik sisteminin On İki İmamlar döneminde mevcut olduğunu söylemek için yeterli tarihsel kanıt bulunmayabilir. Fakat bu kurumların dayandığı Ehli Beyt merkezli inanç, imamet, velayet, soy ve dini otorite anlayışlarının daha eski kökleri olabilir. Bu inanç ve değerler, sonraki yüzyıllarda değişen toplumsal şartlar içerisinde yeni kurumlar aracılığıyla ifade edilmiştir.
Dolayısıyla Aleviliğin tarihini anlamanın yolu yalnızca “ilk günden beri aynı mıydı?” veya “sonradan mı ortaya çıktı?” sorularına cevap aramak değildir. Asıl mesele; hangi inanç ve değerlerin süreklilik gösterdiğini, hangi kurumların zaman içerisinde oluştuğunu ve eski inançların yeni toplumsal şartlarda nasıl yeniden şekillendiğini ortaya koymaktır.
Bu bakış açısıyla ocak, Seyyidlik, cem ve musahiplik; ne başlangıçtan beri değişmeden var olan kurumlar ne de bütünüyle sonradan icat edilmiş yapılar olarak görülmelidir. Bunlar, Alevi inanç dünyasının tarih içerisinde toplumsal hayata yansıyan ve zamanla kurumsallaşan biçimleri olarak değerlendirilmelidir.
Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=
Dört Kutsal Kitap ve temel Mesajları
Dört kutsal kitap da insanlara; Allah’a inanmayı, O’na ibadet etmeyi, iyi ve ahlaklı yaşamayı, adaletli ve merhametli olmayı, doğru yolu izlemeyi, iyiliği emredip kötülükten sakınmayı ve sorumluluk bilinciyle hareket etmeyi öğretir.
Kutsal Kitaplar ve onları Tebliğ eden Resuller
1. Tevrat; Hz. Musa’ya indirilmiştir. İbranice kökenli „Torah“ kelimesinden gelir. Sözlük anlamı „öğreti, yasa, talimat“ demektir.
2. Zebur; Hz. Davud’a indirilmiştir. Arapcadaki „Zabur“ kelimesinden gelir. Sözcük anlamı “yazılı metinler, ilahiler, ezgiler” anlamındadır.
3. İncil; Hz. İsa’ya indirilmiştir. Yunanca “Evangelion” kelimesinden türemiştir. Sözcük anlamı “müjde, iyi haber” demektir.
4. Kur’an-ı Kerim; Hz. Muhammed Mustafa’ya indirilmiş ve son ilahi kitap olarak kabul edilir. Arapça “karae” (okumak) kökünden gelir. Sözcük anlamı “okunan, okunacak metin, sesli okuma” anlamındadır.
Dört kutsal kitabın temel bilgileri
1. Hz. Musa’ya vahyedilen Tevrat ve içeriği
Tevrat, Yahudiliğin kutsal kitabıdır.
• Vahy kaynağı: Allah tarafından indirilmiş; Yahudilikte Eski Ahit’in ilk kısmıdır.• Resulün sorumluluğu: Allah’tan aldığı vahyi insanlara iletmek
• Ana mesajı: Adil, doğru ve ahlaklı bir yaşam sürmek.
• Öne çıkan vurgu: Etik davranış ve ilahi buyruklara bağlılık.
• İçerik: Kanunlar, ahlaki öğütler, toplumsal ve bireysel kurallar (örn. On Emir).
• Yaşam ve sevgi anlayışı: Hayatı kutsal kılmak; adaletli ve merhametli yaşamak. Sevgi anlayışı ise, etik ve sorumluluk temelli, başkalarına adil ve iyi davranmak.
• Uygulama: “Komşunu kendin gibi sev.”
• Yazım süreci: Tevrat, daha sonra öğrenciler veya takipçiler tarafından yazıya geçirilmiştir.
2. Hz. Davud’a vahyedilen Zebur’un içeriği
• Vahy kaynağı: Allah tarafından indirilmiş; manevi rehber ve ibadet kitabıdır.
• Resulün sorumluluğu: Kalpten vahyi yaşamak ve insanlara iletmek.
• Ana mesajı: Kalbin temizliği ve Allah’a yönelmek.
• Öne çıkan vurgu: Dua, ibadet ve şükür.
• İçerik: İlahiler, dualar ve ruhsal öğütler.
• Yaşam ve sevgi anlayışı: Manevi bağlılık ve kalp huzurunu sağlamak. Sevgi anlayışı ise, Allah’a sevgi ve teslimiyet temellidir.
• Uygulama: Allah’a dua ederken kalpten bağlı olmak ve şükretmek.
• Yazım süreci: Hz. Davud, bazı ilahileri kendi kalemiyle yazmış olabilir; ancak içeriğin kaynağı vahiydir.
3. Hz. İsa’ya vahyedilen İncil ve içeriği
• Vahy kaynağı: Allah tarafından indirilmiş; Hristiyanlıkta kutsal kitaptır.
• Resulün sorumluluğu: Öğretiler ve ilahi mesajları insanlara aktarmak
• Ana mesajı: Sevgi, merhamet ve insan ilişkilerinde adalet.
• Öne çıkan vurgu: Başkalarına karşı şefkat ve iyi davranış.
• İçerik: Öğretiler, kıssalar ve ahlaki dersler.
• Yaşam sevgi anlayışı: Sevgi ve merhametle dolu bir hayat sürmek. Sevgi anlayışı ise, insanlar arasında sevgi ve şefkat temellidir.
• Uygulama: “Komşunu kendin gibi sev.”
• Yazım Süreci: İncil, Hz. İsa’nın öğrencileri ve takipçileri tarafından kaydedilmiştir.
4. Hz. Muhammed Mustafa’ya vahyedilen Kur’an ve içeriği
• Vahy kaynağı: Allah tarafından indirilmiş, son ve korunmuş ilahi kitaptır.
• Resulün sorumluluğu: Allah’ın kelamını insanlara aktarmak
• Ana mesajı: İman, ibadet, ahlak ve toplumsal sorumlulukları dengeli şekilde yaşamak.
• Öne çıkan vurgu: Hem bireysel hem toplumsal rehberlik; eksiksiz mesaj.
• İçerik: İbadet kuralları, ahlak, toplumsal adalet ve iman esasları.
• Yaşam ve sevgi anlayışı: Hayatı Allah’a teslimiyet ve sorumluluk bilinciyle yaşamak. Sevgi anlayışı ise, Allah’a ve insanlara sevgi, adalet ve merhamet temellidir.
• Uygulama: İnsanların hem Allah’a hem topluma karşı görevlerini yerine getirmesi.
• Yazım Süreci: Bazı vahiyler daha sonra emevi hanedanları olan halifeler tarafından yazıya geçirilmiştir.
Dolayısıyla Dört kitabın sözlük ve kavram anlamları kısaca şöyledir:
• Tevrat: Öğreti, talimat, yasa
• Zebur: Yazılı metin, kitap
• İncil: Müjde, iyi haber
• Kur’an: Okunan, tilavet edilen yani okunması gereken
Bu anlamlara ve bu kitapların temel ahlaki mesajlarına bakıldığında, bunların özünde kötülüğü değil; iyiliği, adaleti, erdemi ve insanın doğru bir hayat sürmesini hedefleyen bir öğretiyi esas aldığı görülür.
Sonuç itibarıyla İslam anlayışına göre peygamberler, kutsal kitapların yazarları değil; Allah’tan aldıkları vahyi insanlara ileten elçilerdir. Vahyedilen Hakk kelamı, bazı durumlarda peygamberlerin takipçileri tarafından yazıya geçirilmiştir.
Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=
Alevilikte yol; dil, öz ve ikrarla yürür.
Bu söz, bir inancın ışığında şekillenen bir yaşam biçimini anlatır.
Bu cümlede üç temel kavram öne çıkar: Yol, Dil ve Öz.
Alevilikte ikrar, sadece söz vermekten ibaret değildir.
İkrar; bilinçli bir bağlılık, sorumluluk alma ve verilen sözü yaşamla doğrulama halidir.
Yani insan, sadece söylediğiyle değil; yaşadığıyla, özüyle ve davranışlarıyla bir bütün olmalıdır.
Peki bu bütünlük nasıl sağlanır?
Bunu tam anlamıyla kavrayabilmek için öncelikle yol kavramıyla başlamak gerekir.
Yol kavramı
Alevilikte yol, yalnızca bir inanç sistemi değil; başlı başına bir yaşam felsefesidir.
Bu felsefe; Hak, adalet ve insan sevgisi üzerine kuruludur. İnsan bu yola bilinçle girer ve kararlılıkla yürür.
Yol ikrarı demek; “Ben bu yolu rızamla seçtim ve gereğini yaşayacağım” demektir. Bu da sözle değil, yaşamın her alanında yaşayarak ispat edilir.
Dil kavramı
Dil, insanın dış dünyaya açılan kapısıdır; Hakk kelamının tercümanıdır. Söylenen her söz bir sorumluluk taşır.
Alevi öğretisinde dil; doğruyu söylemeyi, dürüst olmayı, yalan ve gıybetten uzak durmayı gerektirir. En önemlisi ise söz ile özün bir olmasıdır. Çünkü insanın söylediği ile yaşadığı bir değilse, orada hakikat eksik kalır.
Öz kavramı
Öz, insanın iç dünyasıdır; yani içsel âlemidir. Vicdanıdır, niyetidir ve hakikate olan bağlılığıdır.
Öz ikrarı; samimi olmak, içten olmak ve nefsi aşma yolunda ilerlemektir. İnsan dışarıdan ne görünürse görünsün, asıl olan içindeki hakikattir.
İkilik ve Birlik
Bu noktada karşımıza önemli bir kavram çıkar: ikilik ve birlik.
İkilik ayrılığı doğurur; oysa hakikat birdir. İnsan kendini ayrı gördükçe bu birliği idrak edemez.
Ancak yol, dil ve özüyle bir olduğunda hakikate yaklaşır. Yani asıl mesele, ikilikten birliğe varmaktır.
Unutmamak gerekir ki ikrar, sadece söz değildir.
İkrar bir sorumluluktur ve insan verdiği söz ile sınanır. Bu yüzden Alevilikte söz vermek, o sözü hayatın her alanında yaşamaktır.
İnsanın bu manevi yolculuğu ise; nefisten arınmak, kendini bilmek ve hakikate yaklaşmakla mümkündür. Bu, bir anda değil; bir ömür süren bir olgunlaşma sürecidir.
Sonuç olarak Yol, insanın nasıl yaşadığını; Dil, ne söylediğini; Öz ise, gerçekte ne olduğunu gösterir. Eğer bu üçü bir olursa, insan gerçek anlamda olgunlaşır ve hakikate bir adım daha yaklaşmış olur.
Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=