Alevilikte Inanç - Seyyid Hakkı sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Ehli Beyt yazarı, Seyyid Seyfettin Ocağı evlatlarındandır. Aşk ile Canlar...
Seyyid Hakkı
Seyyid Seyfeddin Ocağı

ANASAYFA


Alevi inancı kainatın kendisidir
Alevi inancı kâinatın kendisidir” demek, Aleviliğin evrenle, insanla ve yaşamın bütünüyle iç içe bir hakikat anlayışı olduğunu ifade eder. Yani Alevi inancı, kainatın kendisidir ve içindeki mevcudat ise, onun tamamıdır.
 

Evren, kendi çatısı altında yaşıyan mevcudatın birlik içinde yaşamasını mümkün kılan ve o mevcudatı koruyan, kollayan bir çatıdır. Fakat mevcudat, eşittir çatı anlamına gelmez. Çünkü çatının varlığını anlamlandırandır. 

Islam penceresinden bakıldığı zaman batıni olarak Muhammed Ali yolu dolayısıyla Alevilik, bir çatı konumundadır ve çatısı altında yaşıyan diğer ekol, mezhep, tarikat, siyaset, ideoloji, diğer inançları bir bütün olarak hoşgörü felsefesi gereği yaşamalarına tahamül eden, o imkanı sağlayan bir ana çatı konumundadır. 

Duruma baktığımız da bu saydıklarımızın tümü, aleviliğin çatısı altında yaşamaktalar. Ancak Alevilik, bunların çatısı altında yaşamamaktadır.  

Diğer bir deyimle Alevilik, bir ummandır. Dere, ırmak, çay, nehir, deniz, okyanus vs. bunların tümü ummana sığar ancak umman, bunlardan hiç birine sığmaz. 

Muhammed Ali yolu, yani Alevi inancı batıni manada ele alınmadığı zaman o inancı anlamak, ona göre yaşamak mümkün değildir. Çünkü mana itibariyle, yaşamın manasına varmak mümkün değildir.  

Alevi inancı, diğer ekollere, mezheplere, tarikatlara hatta inançlara aynı açıdan veya aynı pencereden bakıldığı zaman Alevi inancının onlardan hiç bir farkı olmadığı görülecektir. Oysaki Alevi inancı, batın inancına ve mezhepler, tarikatlar, ekoller ise, zahir inancına dayanmaktadır.  

Dolayısıyla Alevi inancına, batın penceresinden bakılmalıdır ki onun manasına varılabilinsin. Bu gerçeği dile getiriken diğer inançları, tarikatları, mezhepleri inkar etme anlamına gelmez. Yanılgıların ortadan kaldırılması için, aradaki farkı görüp manaya varmaktır.  

Kısa ve özet olarak Alevi inancında Delil, Çerağ inancı
Zahiri alemde uyandırılan, yakılan çerağlar, deliller, mumlar, meşaleler, çılalar, vs. hepisi semboldürler.
 

Batıni anlamda çerağdaki veya delildeki asıl mana, karanlığı aydınlatan nurdur. En büyük karanlık ise, cehalet karanlığıdır ve bu büyük karanlığı aydınlatacak olan ışık, ilim ışığıdır. 

Hz.Muhammed Mustafa nuru, ahlaki nurdur.
Şahı Merdan Ali’nin nuru, ilim nurudur.

Muhammed Mustafa ve Şahı Merdan Ali nurları bir olunca, kainatı aydınlatan ol Cenab-ı Hakk’ın nurudur.

Allah eyvallah, gerçeğin demine Huu…
 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=

Alevi inancı, inasnlık yoludur. Irkçılığa ve rasizme, yer yoktur.
Din veya inanç bir tercihtir; ancak ırk bir tercih değildir. Dolayısıyla ırkımızı seçemeyiz, fakat inancımızı seçebiliriz. 

Alevi inancının temeli, sevgidir ve evrenseldir; Dil, din, ırk ayrımı yapmadan bütün insanları kucaklar. Dinin kimliği olmadığı gibi, bütün insanların manevi ahlak anayasasıdır. 

Irkçılık, rasizmdir; Bir ulusun, milletin, ırkın ahlaki bakımdan daha iyi, fiziksel olarak daha güçlü, akıl ve mantıksal olarak daha yaratıcı olduğuna inananarak; Diğer halkları toplumsal özelliklerini bilimsel, ırksal özelliklerine indirgeyerek, bir ırkın başka ırklara üstün olduğunu öne süren bir anlayış türüdür. 

Irkçılık, sosyal olarak dışlayıcı bir uygulamadır. Inşa edilmiş, çoğunlukla olumsuz, gruba özgü özellikler ve özellikler atfederek insanları hiyerarşileştirir, farklılaştırır ve değersizleştirir. Aynı zamanda haysiyet ve bütünleşmenin ilalidir. 

Irkçı yapıların hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ayrımcılık veya ayrıştırmak, çok sayıda acı verici ve bazen çelişkili duygularla karakterize edilir: öfke, güçsüzlük, utanç, kendinden şüphe duyma, incinme, güvensizlik, zayıflık, aşağılanma, şaşırma, üzüntü , çaresizlik, suskunluk. Bu tür deneyimler genellikle kişinin kendi kimliği, toplumdaki konumu ve başkalarının kendini nasıl algıladığı hakkında temel soruları gündeme getirir.  

Dolayısıyla ırkçı eylemlerin, anlam ve sonuçlarının kasıtlı veya bilinçsiz cehaletinden oluşan ırkçılık biçimidir. 

Irkçılığı mükkemel bir dille anlatan Afrikalı çocuğun şiiri;
Doğduğumda siyahtım,
Büyürken siyahtım,
Güneşe çıktığımda siyahtım,
Korkunca siyahtım,
Hastayken siyahtım,
Öldüğümde hala siyahım!

ve sen beyaz çocuk:
Doğduğunda pembesin,
Büyürken Beyazsın,
Güneş'e çıktığında kırmızı,
Üşüdüğünde mor,
Korktuğunda sarı,
Hastayken yeşil,
Öldüğünde de grisin!
Sen şimdi bana hala
"RENKLİ" mi diyorsun?
 

Dolayısıyla önemli olan rengimiz, şeklimiz, cemalimiz değil, ne kadar hoşgörülü, ne kadar merhametli, ne kadar yardım sever, ne kadar duyarlı ve kısacası ne kadar insan olduğumuzdur. Sadece insanlara insan gibi bakmak ve insan olduğumuzu unutmamakdır.
Aşk ile, selam olsun insanlık için ayağa kalkanlara… 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=


Alevi ınancı ve tarihi konumu.
Alevi inancının ana kaynağı, islam dininin batıni boyutu, yansıması ve özüdür. Diğer bir deyimle islam dininin batıni boyutunu doğru algılama, yorumlama ve yaşama yoludur.
 

Alevi inancını ve verilen ikrarı, süreçleme olarak üç süreçte ele alabiliriz.
Birici süreç, Kal-u Bela’dan Hz.Muhammed Mustafa’nın Hakk’a göçtüğü süreçtir,

Ikinci süreç, Hz.Muhammed Mustafa’dan sonra Şahı Merdan Ali ile On Iki Imamların sürecidir ve

Üçüncü süreç ise, Kal-u Bela’dan günümüze kadar ki süreçtir.
 

Alevi inancı ile tanış olan veya arıştıran canlar ve bazı art niyetli şahıslar bilinçli bir yaklaşımla, Aleviliğin 1400 senelik bir tarihe sahip olduğunu dile getirmiş ve getirmekteler.  

Maalesef bu akıl fukaraları, diğer bazı inanç akımlarının tarihlerine işaret ederek bunların; 2000, 3000, 5000 gibi tarihlerinin varolduğunu öne sürmekteler. Ve dahası Aleviliğin, bu inanç akımlarından hayat bulduğunu, varolduğunu iddia etmekteler veya sonucuna varmaktalar ki, evet canlar asıl yanılgı da burada başlamaktadır. 

Söz konusu olan 1400 senelik tarih, Hz.Muahmmed Mustafa’nın Hakk’a yürümesinden günümüze kadar gelen süreçtir. Bu süreç, ikinci süreçtir. Ancak Alevi inancının süreci değildir. Çünkü Alevi inancı, Allah’ın insanlara bağışlamış olduğu manevi ahlak anayasası olan islam dininin özünü oluşturduğu için üçüncü süreç söz konusudur. Ve bu süreç, Kal-u Bela’dan günümüze kadar ki süreçtir. 

Aleviler Kal-u Bela, Bezmi Elest, Yeşil Kube gibi kavramlara sıkca göndermeler yaparlar. Bu kavramlar, incelendiğinde ancak gerçek Alevilik ile tanış olmak mümkündür. Bunun aksisi kafa karışıklığından öteye geçmez. 

Öncelikle Kal-u Bela, Bezmi Elest ve Yeşil Kube kavramlarını inceleyelim ve sonrasında Alevi inancının tarihsel sürecini ele alarak yanılgıları ve kafa karşıklığını ortadan kaldırmaya çalışalım. 

1- Alevilik, nedir?
2- Kal-u Bela nedir?

3- Bezmi Elest, nedir?

4- Yeşil kubbe nedir? ve

5- Kubbe-i rahman nedir?
 

Alevilik nedir ve tanımı?
Alevilik Allah Muhammed Ali kutsallığını, kalbinde taşımak ve bağlı kalmaktır. Büyük bir itikat ve inançla Allah’a, Hz.Muhammed Mustafa‘ya, Şahı Merdan Ali’ye, Hz.Muhammed Mustafa’nın iki kutsal emaneti olan Kur’an ile Ehli Beyt’ine, Aleviliğin edebiyatı ve felsefesi olan islamiyetin özü; Özde yapılmak istenen değişikliklere evet demeyen, doğruları esas alıp mazlumla bir olup zalime karşı koyan, Hakk’ın kelamına gönülden sadık kalan, her türlü karanlık ve bağnaz düşünceye karşı koyan; Kırklar Meclisi’nde, “büyüğümüzde bir küçüğümüzde bir” tezi ile bir nazarda görülen insanı, inanç merkezine oturtup, insan hakları temelinin atıldığı ve bugünkü Dünya insan hakları cemiyetine de ışık olmuş bu güzel düşünceye sahip çıkarak, Allah’ın cemalinden yaratıp kutsal kıldığı insanı ve bu kutsallık Kırklar Cemi’nde daha da pekiştirilmiş, Dört Kapı Kırk Makam ile Kamil-i Insan şeklini veren felsefeyle tevalla ile teberra ikrarına bağlı kalmak ve Imam Cafer-i Sadık’ın akıl ölçüsünü rehber alan, Horasan Erenlerinin himmetiyle Anadolu’ya gelen Pir Hünkar ve Ulu Ozanlarımızın nefesleriyle hayat bulan inancın adıdır.
 

Alevi inancında, hayatın amacı; Insanın ham ervahlıktan çıkarak Insan-i Kamil olup, tekrardan öze masumiyet sıfatında geri dönmek olarak tanımlar.  

Dolayısıyla Alevilik;
• Hakk Muhammed Ali yolu’dur,
• Islamın özü, onun aydınlık ve çağdaş yüzüdür, 
• Mana itibariyle özünde islam dinini redetmeyen, toplumun inançsal, kültürel ve sosyal yaşamını da özünde taşıyarak sevgili, hoşgörülü, barışcıl, adaletli ve Evrensel bir inançtır.
 

Aleviliği var eden, değerler vardır ve bu değerlerden taviz verilemez.
Tartışılan ve tartışılmayan değerler vardır. Alevi inancını da var eden, değerler vardır. Bu değerler, tartışılmaz ve taviz verilemez.
Yoktan var olma, zuhuriyetin noktaları ve nurları makamlarıdır. 

Kal-u Bela nedir?
Kal-u Bela Arapça bir kelimedir. Anlamı ise; RUHLAR Aleminde Hakk mertebesine ulaşmış Kamil-i Insanların Allah’a ikrar verip, teslim olunduğu “an, zaman birimidir. Batın manası, benliğini Allah’ın benliğinde yok etmektir. Yani Allah ile beraber olmaktır.
 

Özetlersek.
• Allah’ın ruhları yarattığı “an ve zaman” birimidir.

• Yaradan ile yaradılanın arasınnda, ilk ikrar erkanının gerçekleştiği “an ve zaman” birimidir.

• Yaradılanın, kendini bilme, bilinme “an ve zaman” birimidir,

• Inancın yaradılanda zuhur ettiği “an ve zaman” birimidir.

• Varoluş ötesinin, kabul edildiği “an ve zaman” birimidir.

• Allah ile Ademoğlu arasında gerçekleşen ilk cem “an ve zaman” birimidir.

• Allah’ın huzurunda Ademoğlunun ilk duruşu, sorgu ve sualin gerçekleştiği “an ve zaman” birimidir.
 

Alevi inancında, ikrar vermedeki amaç; Kal-u Bela’dan beri verilen ikrarı hatırlamak, tazelemektir. Dolayısıyla insan oğlunun verdiği ilk ikrarına bir göndermedir. 

Bezm-i Elest nedir?
Farsça Bezm kelimesi, Bezm-i Elest şeklinde ifade edilir. Manası;  Ezelde yapılan toplantı, Ruhlar Meclisi-Alemi demektir. Ezelde Ruhlar meclisinde; Yaradan ile yaradılan arasında yaptığı ve yaradılanların da kabul ettiği “ilahi ikrar” erkanı hakkında kullanılan terimdir.
 

Ruhlar meclisi anlamına gelen Bezm-i Elest; Kal-u Bela, Bezm-i Ezel, Beli Ahdi diye de bilinir. Bu ulu meclis, Allah ile yaratılanlar yani yaratan ile yaratılanlar arasında ikrar verip nasip alma meclisidir. 

Allah, bilinmek istedi. Önce ruhları yarattı, daha sonra ikrar erkanını gerçekleştirdi ve daha sonra da bu ruhları bendenle buluşturup zahirileştirdi. Kendi cemalinden yaratığı Ademoğlu’nun görevi; Yaradanını bilmek, kendini bilmek ve ham ervahlıktan olgunlaşıp yani Kamil-i Insan olup tekrardan özü ile buluşmasıdır. Burada çıkardığımız mesaj; Ruhun kadim, sonsuz olduğudur. Ölen, yok olan bedendir. Dolayısiyle kadim olan RUH, sadece beden değiştirir. 

Yeşil kubbe makamı.
Irfan ile Ilim nurlarının barındığı makamdır.

Irfan nuru, Hz.Muhammed Mustafa da belirmiş ve Ilim nuru ise, Şahı Merdan Ali’de belirmiştir.

Dolayısıyla Irşad kapısıdır. Alevi deyimiyle, Mürşid ile Pir kapısıdır.
 

Allah, melek Cebrail’i yaratırken kendisine sen kimsin, ben kimim? buyurmuş.
Melek Cebrail, Allah’ın sorusuna cevap verememiştir.

Allah, melek Cebraile git kendini ara bul demiş.

Melek Cebrail, toz duman olan kainatta kendini aramaya koyulmuştur. Sonuç itibariyle hayli bir zamandan sonra nidadan kendisine bir seda gelir.
 

Yer yok iken, gök yok iken dolaştım,
Muallakda beyaz kuffar’a düştüm.
Kırkların ceminde engürü içtim,
Ol yeşil Kubbe‘ye konduğum zaman.
Seyyid Feyzullah
 

Melek Cebrail, sedaya yani duyduğu sese doğru yönelir. Derken yeşil kubbeye alınır ve yeşil kubbede bulunan Muhammed Ali tarafından irşad edilir.  

Dön Allah’ın huzuruna git. Huzuruna vardığında sana sen kimsin, ben kimim diye sorunca, de ki; “Sen yaradansın ve ben ise, yaradılan.”

Melek Cebrail, Allah’ın huzuruna döndüğünde “Sen kimsin, ben kimim? sorusu sorulur. Melek Cebrail, “Sen yaradasınsın ve ben ise, yaradılan” buyurmuştur. Bunun üzerine Allah, “seni irşad edene rahmet” buyurmuştur. 

Kubbe-i Rahman makamı.
Kubbe-i Rahman varoluşun, yaratılışın kapısıdır. Yaratılışın, varoluşun veya doğuşun kaynağı, olan ilahi nurdur. Bu nur, Seyyide Fatma-tüz Zehra’nuru ve makamıdır.
 

Rahim manası; Sahiplenen, koruyan, esirgeyen, besleyen, yetiştiren, ortaya gelmesini sağlayan gibi manalara gelmektedir.  

Kubbe manası ise, dam veya çatı demektir.
O zaman Kubbe-i Rahman; Allah’ın takdiri ile ilahi kudreti sonucunda, batın ve zahir alemde yaratmış olduğu tüm varlıkların altında barındığı küre veya çatı diyebiliriz.
 

Dolayısıyla bu çatı altındaki varlıklara baktığımızda, Allah’ın sanatını ve kudretini görmekteyiz. Bu da şu demektir yeryüğzündeki tüm nesnelerin varoluşu, Allah’ın takdiri ve ilahi kudreti sonucudur. 

Sonuç itibariyel Alevi inancında, Hakk Muhammed Ali üçlemesinin birlikte anılması yaradan ile yaratılanın mevcudatın tümünü simgeler. 
Aşk ile, Kal-u Bela’da verilen ikrarın demine Huu...
 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=

Alevi inancında düşkünlük ve Dar-ı didar olmanın önemi. 
Alevi yolu, Hakk yoludur; edep yoludur, erkân yoludur. Bu yol şekil yolu değildir; insan olma yoludur. Onun için Alevi yolu korku üzerine değil, rıza üzerine kurulmuştur. Bu yolda kuraldan önce vicdan, cezadan önce utanma vardır. İnsan, yaptığı her işte önce kendi gönlüne bakar, kendi nefsiyle hesaplaşır. İşte düşkünlük ve Dar-ı Didar, bu yolun özünü, edebini ve rızalığını ayakta tutan iki büyük kapıdır.
 

Bu nedenle Alevi inancı, yalnızca ibadetlerden ve ritüellerden ibaret değildir. Alevilik; insanın kendisiyle, toplumla ve Hakk ile kurduğu yol kardeşliğidir. Bu yol, korkuyla değil bilinçle; zorla değil rızayla; dıştan denetimle değil, içten denetimle yürünür. Düşkünlük ve Dar-ı Didar da canı bu yolda diri tutan, insanı insan yapan en temel yol erkânıdır. 

Düşkünlük ilkesi, Alevi yolunun ahlaki sınırını belirler. Yol erkânına aykırı, inancı ve toplumsal düzeni bozan ağır davranışlar sonucunda kişinin geçici olarak yoldan düşmüş sayılmasıdır. Ancak bu durum bir ceza ya da dışlama değildir. Asıl amaç, hatayı durdurmak, kişiyi yaptığı yanlışla yüzleştirmek ve onu arındırarak yeniden yola kazandırmaktır. Bu yönüyle düşkünlük, yolu ve toplumsal rızayı korumaya yönelik ahlaki bir uyarıdır. 

Alevi yolunda insan, her şeyden önce ahlâklı insan olmak zorundadır. Yolun özü şudur: “Eline, diline, beline sahip ol.” Bu söz, yolun anahtarı ve canların da pusulasıdır. Bu ilkeye uymayan bir kişi, yalnızca kendine zarar vermez; aynı zamanda toplumsal huzuru da bozar. Çünkü Alevilikte birey, toplumdan ayrı düşünülmez. Bir canın yaptığı yanlış, toplumsal ahlak düzenini sarsar, birinin yanlışı ise birçok canın yükünü ağırlaştırır. 

İşte bu noktada düşkünlük devreye girer. Yol erkânına aykırı davranan, kul hakkı yiyen, haksızlık yapan, yalan söyleyen ya da can inciten, vs. kişi düşkün sayılır. Fakat bilinsin ki burada amaç, kişiyi yok saymak değildir. Tam aksine onu hatasıyla yüzleştirip doğruya yönlendirmektir. 

Düşkün ilan edilen can, cemden ve rızalık temelinde kurulan toplumsal yaşamdan geçici olarak uzak tutulur. Bu uzaklık bir yalnızlaştırma değildir; bir iç hesap ve vicdan sorgulama sürecidir. Düşkün kılınan Can, bu süreçte kendi mahkemesini kurar ve kendine sorar: “Ben nerede yanlış yaptım? Kimi incittim? Hangi hakkı çiğnedim?” İşte Alevi yolunda en büyük yaptırım budur: insanın kendi vicdanıyla baş başa kalmasıdır. 

Alevilikte hiçbir kapı sonsuza dek kapalı değildir. Çünkü pişmanlık duyan, hatasını kabul eden ve kul hakkını telafi etmeye hazır olan her can için yolun kapısı daima açıktır. İşte bu noktada Dar-ı Didar kapısı devreye girer. 

Dar-ı Didar, kelime anlamıyla “yüz görme, huzura çıkma, yüzleşme” demektir. Alevi inancında Dar-ı Didar, insanın hem yaşarken hem de Hakk’a yürüdüğünde verdiği vicdan ve rıza hesabıdır. Ancak bu, korkutucu bir yargılama değildir; aksine insanın kendisiyle ve toplumla yüzleştiği kutsal bir meydandır. 

Dar-ı Didar meydanında kişi, canlar huzurunda durur. Kimseyi suçlamaz, bahane üretmez; “Ben yaptım” diyerek sorumluluğu üstlenir. İncittiği canlardan helallik ister. Çünkü Alevi yolunda kul hakkı, Hakk’ın huzurunda bile affedilmeyen en ağır yüktür. Rıza alınmadan ne lokma helal olur ne de ibadet tamamlanmış sayılır. 

İşte bu yüzden Dar-ı Didar, Aleviliğin en güçlü toplumsal adalet mekanizmalarından biridir. Yazılı kanunlardan çok vicdana, zorlayıcı cezalar yerine gönüllü kabule dayanır. İnsan, Dar-ı Didar bilinciyle yaşadığında attığı her adımı, söylediği her sözü ölçüp tartar. Çünkü bilir ki bir gün Hakkr meydanında, Pir huzurunda yüzünü saklayamayacaktır. 

Düşkünlük ve Dar-ı Didar birlikte düşünüldüğünde, Alevi inancının insanı nasıl derin bir ahlaki sorumluluk altına soktuğu daha iyi anlaşılır. Düşkünlük, yolun sınırlarını çizer; Dar-ı Didar ise yolun ruhunu ve vicdanını oluşturur. Biri hatayı durdururken, diğeri hatayı onarır. Biri uyarırken, diğeri arındırır. İşte yolun çözümü de budur: Önce durmalı, sonra kendini arındırmalı; önce hatayı görmeli, sonra da yoluna sağlam ve temiz adımlarla devam etmelidir. 

İşte bu anlayış ve oto-kontrol mekanizması sayesinde Alevi toplumu, yüzyıllar boyunca yazılı yasalar olmadan adaleti, barışı ve dayanışmayı koruyabilmiştir. Çünkü bu yol, insanı korkutarak değil, utanma, vicdan ve rıza duygusuyla eğitir. 

Sonuç olarak; düşkünlük ve Dar-ı Didar, Aleviliğin yalnızca bir inanç sistemi olmadığını, aynı zamanda güçlü bir insanlık öğretisi olduğunu göstermektedir. Bu yol bize der ki: “Başkalarını yargılamadan önce kendinle yüzleş.” Hakk ile buluşmanın yolu, önce insanla helalleşmekten ve gönülleri onarmaktan geçer. 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak
=

Ah şu samimiyetsiz, yüzsüz ve iki yüzlü insanlar olmasa.
İki yüzlü ve samimiyetsiz insanlara duyulan rahatsızlık ve bıkkınlık ifade edilmektedir.
 

Iyilik veya kötülük, mutlak bir durum değildir. Çünkü evrene baktığımızda herşey güzel ve yerliyerindedir. Ancak yaradılış gereği, iyilik ve kötülük insanlara ait bir olgudur. Bundan dolayıdır ki, canlı varlıkların tarihine bakıldığı zaman iyilik ve kötülük güncelliğini hep korumuştur. Kötülüğe sebep veren nesne, insanın kendi egosu yani nefsidir. 

Kötülüğün sıfatı, karekteri
Varım deyip insanı yarı yolda bırakanlar, emanete ihanet edenler, iyi niyeti kötüye kulananlar, dil tatlı fakat kalpte fesat gizli olanlar, ilimden bilimden ahkam kesenler, güveni istismar edenler, söz verip sözünde durmayanlar, ikrar verip ikrarından dönenler, vs. vs. Velhasıl insanlık aleminde, bu gibi karekterlerle sıkca karşılaşmak mümkündür.
 

Unutmayalım ki kötülük olmasaydı iyiliğin, ihanet edenler olmasaydı onurlu insanların, kötüler olmasaydı iyi insanların, vs. değeri olmazdı. Öyle ya o zaman insanlar, neyin mücadelesini vereceklerdi?  

 Kızmasına kızıyoruz da fakat aklımıza, ister istemez şu soru gelmektedir. Samimiyetsiz, yüzsüz ve iki yüzlü insanlar olmasaydı acaba Dünya, huzurlu mu yoksa sıkıcı mı olurdu? Sorunun cevabı, algılamaya göre farklı yorum ve cevaplar da bulunmak mümkündür.  

Bizce insanlık alemi için farklı görüşler, düşünceler, fikirler sağlıklıdır. Fakat samiyetsiz, yüzsüz ve iki yüzlü gibi karekterleri belirleyen unsurlar zararlıdır. Diğer bir deyimle Dünya samiyetsiz insanlar olmadan elbetteki daha huzurlu olurdu. Çünkü bu huzur, sıkıcılık değil belki de şimdiye kadar hiç tanımadığımız bir iç zenginlik olurdu. 

Dünya daha huzurlu olurdu
Neden derseniz ?

• Insan ilişkileri daha güvenilir ve şeffaf olurdu,

• Güvensizlik, dedikodu, enrikalar gibi sosyal zehirlemeler azalırdı,

• Sözün değeri artar, niyetin içtenliği anlaşılır olurdu,

• Toplumda adalet ve dayanışma daha güçlü bir zemine sahip olurdu, vs.

Ancak bu, herkes mükemmel olurdu anlamına gelmez. Çünkü insan doğası inişli çıkışlıdır. Fakat kötülüğün bu maskeli türü daha az olurdu ve bu durum bile büyük bir huzura vesile olurdu.
Kötülüğün bu "maskeli" türü, daha az olurdu ve bu bile büyük bir huzur getirirdi diye düşünüyoruz.
 

Her zaman senin yanındıyız şu diyenler,
Sen varsan bizde varız çağrışan şu diller,

Candan can, dostan dost gibi görünenler,

Ey mangalda kül bırakmayan mahlukatlar,

Adam gibi adam olun ki, adamdan saysınlar.
 

Seyyid Hakkı, ol dostan yana akar suyumuz,
Ikilikten uzak, Dosta ayandır garip özümüz,

Bizim, iki yüzlü riyakarlara budur sözümüz,

Ey mangalda kül bırakmayan mahlukatlar,

Adam gibi adam olun ki, adamdan saysınlar.
 

Yalaka, yüzsüz, samiyetsiz ve iki yüzlü insanları sevmek elbetteki mümkün değildir. Çünkü insanoğluna, adam gibi adam olmak karekteri yakışır.   

Ne yazık ki canlı varlıkların tümünde, iyilerin olduğu gibi elbette kötüler de vardır. Bütün canlı varlıkların hepisi iyi olsaydılar tabii ki kötülük olmazdı. Her insanoğlu, güzel olsaydı o zaman çirkin olmazdı. Insanlar mutlu olsaydı, göz yaşına gerek kalmazdı. Vs. Vs… 

Dolayısıyla yaşam yolunda, insanların karşısına çıkan bir çok engeller vardır. Bu engeller, insanlar için birer sınavdır. Sınavdan başarılı olmanın sırrı ise, sabır ve sabretmektir.  

Sonuç itibariyle iki yüzlü insanların ihaneti, riyası, samimiyetsizliği adam gibi adam olanları yolundan alıkoymamalıdır… 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=

Adalet ve zulüm. 
Adalet, hak ve hukuka uygunluk, her hak sahibine hakkını vermek ve haksızları cezalandırmak, hukuk önünde herkese eşit davranmak demektir.

Adaletin zıddı zulümdür.

Zulüm, başkasının mülkünde onun izni olmaksızın tasarruf etmek, hak ve hukuk dinlememek manasına gelir.

Allah hakkında zulüm muhaldir.

Çünkü mülkün ondan başka sahibi yoktur. Gerçeği böylece tespit ettikten sonra adalet konusuna girebiliriz.

Adaletin iki temel esası var

Birincisi, ihkak-ı hak yani kanun nizam tanımayan-Hakını zorlan alan, diğeri zalimleri cezalandırmak. Ihkak-ı hak, her yaratığa, her hayat sahibine varlığı için gerekli her şeyin en güzel surette verilmesi demektir.
 

Kendimizden örnek verelim
Organlarımızdan hangisinin yerini veya şeklini beğenmiyoruz?

Hangisinin vazifelerine itirazımız var?

Sayılarını noksan mı buluyoruz fazla mı?

Göz yüze, parmak ele takılmış. Iki kulağa karşılık bir ağzımız var. Ayaklarımız altta, başımız üstte yer almış. Bu ilahi tanzime kim itiraz edebilir!

Her bir ağaç, her bir hayvan, her bir çiçek, her molekül, her atom ve semadaki her sistem ihkak-ı hakkı güneş gibi göstermiyor mu? İnsanoğlu adaletin bu tecellisi üzerinde çok durmuş ve onu anlamada hayli yol almış. Astronomiden biyolojiye, tıptan jeolojiye kadar yazılan bütün eserler, bir bakıma bu hakikatin tefsiri.

Adaletin diğer yönü ise, zalimlerin cezalandırılması, her ferdin layık olduğu mükafatını yahut cezasını görmesi. Işte, akıl ve vicdan emrediyor ki, adaletin birinci yönünün sonsuz bir hikmetle işlediğini gören insan, ahirete bakan bu ikinci yönüne karşı da iman ile, teslim ile mukabele etsin. Ama, gel gör ki, uygulama böyle olmuyor! Nice insan, ahiretteki tecelliyi bu dünyada arıyorlar. Zaten, adalet tartışmalarının çoğu bu yanlış arayıştan kaynaklanmıyor mu?”
 

Adalet nedir? Yerli yerine koymaktır.
Zulüm nedir? Kendi yerinde olmamaktır.

Adalet nedir? Ağaca su vermektir.

Zulüm nedir? Dikeni sulamaktır.

Zulmün kaynağı nedir?

Zulmün kaynağı aşağıdakilerden biridir:
 

Cehalet
Bazı hallerde, zalim olan kişi gerçekten ne yaptığını bilmez. Birinin hakkını çiğnediğini bilmez ve yaptığı işten tamamen habersizdir.
 

Ihtiyaç
Bazı hallerde, başkalarının elindeki şeylere olan ihtiyaç, insana böyle şeytani bir iş yaptırması hususunda vesvese verir. Ihtiyacının olması halinde ise, böyle bir lüzum yapmaya meyli olmayacaktır.
 

Acizlik ve güçsüzlük
Bazı hallerde insanın başkasının hakkını eda etmeye gücü ve kudretin olmaması sebebiyle gayri ihtiyari olarak zulüm yapar.
 

Bencilik, öç alma ve intikam: Bazen yukarıdaki hallerden hiç birisi yoktur. Ama, bencilik, insanın başkalarının hakkına tecavüz etmesine sebep olur. Veya intikamcılık ve öç alma hissi onu zulme, kötülüğe iter veya bencillik ruhu başkalarının hakkına tecavüze sebep olur. Buna benzer daha nice örnekler... 

Fakat şuna dikkat edilmelidir ki; Kötü sıfatlar, eksiklik ve noksanlıkların hiçbirisini Allah’ın mukaddes zatında bulunmaz. Çünkü O her şeyi bilir, her ihtiyaçtan münezzeh, her şeye kadir ve herkese karşı latif (şefkatli)'dir. 

Böyle olunca da bir zulüm yapmasının manası yoktur.
O, sonsuz bir vücuttur. O’nun kemali sonsuzdur, hudutsuzdur. Öyle bir Zattan, hayır adalet, kemal ve rahmetten başka bir şey kaynaklanamaz. Eğer kötü amel işleyen insanlara bir ceza veriyorsa; bu, hakikatte onların amellerinin neticesidir. Alkol ve uyuşturucu madde kullandıkları için çeşitli hastalıklara duçar olan insanların kötü amellerinin neticesini gördükleri gibidir.
 

Yöneticilerde ve önderlerde adalet ve zulüm
Yöneticilerde ve önderlerde adalet, toplumun huzurunu sağlar; zulüm ise düzeni bozar ve güveni yok eder.
 

Toplum tarafından takdir edilen yöneticiler, adalet ilkesine bağlı ve iyi kişiler olarak değerlendirilir. Buna karşılık, kul hakkını ihlal eden, halkı kötü yöneten ve toplum nezdinde kabul görmeyenler ise kötü ve zalim olarak nitelendirilir. 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=

 

Alevilikte Inanç-Seyyid Hakkı, sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. * YouTube, Hakk Dergahı TV-Seyyid Hakkı kanalımız: https://www.youtube.com/user/YediDeryaSohbeti62; Facebook, Seyyid Hakkı Azak özel sayfamız; https://www.facebook.com/profile.php?id=61570018628168; * Facebook, Hakk Dergahı muhabbet grubumuz: https://www.facebook.com/groups/244039227002241; * Fcebook, Hakk Dergahı Ilim Irşad sayfamız; https://www.facebook.com/profile.php?id=100057353323519; * WEB sayfamız, Alevilikte Inanç-Seyyid Hakkı; https://www.alevilikte-inanc.de/ Aşk ile Canlar...