ANASAYFA
İmamların yaşadığı Dönem ve Manevi anlamı
İslam tarihinde Şahı Merdan Ali’den İmam Muhammed Mehdi’ye uzanan imamlık geleneği; inanç, adalet ve hakikat arayışı açısından önemli bir yere sahiptir. İmamların yaşadığı dönemler, İslam tarihindeki siyasi ve toplumsal değişimlerin yanı sıra, derin manevi anlamlar da taşımaktadır. Onların yaşamları ve mücadeleleri, günümüze kadar uzanan bir inanç ve değerler mirası bırakmıştır.
İmamların yaşadığı Tarihsel dönem
İmamların yaşamları ağırlıklı olarak Emeviler ve Abbasiler dönemine denk gelir.
• Emeviler dönemi (661–750): Şahı Merdan Ali, İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in yaşamları ve karşılaştıkları olaylar, İslam tarihinin önemli dönüm noktalarını oluşturur. Özellikle 680 yılında yaşanan Kerbela katliamı, inanç ve vicdan tarihinde derin izler bırakmıştır.
• Abbasiler dönemi (750–1258): İmamların sonraki kuşakları, bu dönemin siyasi ve dini koşulları içerisinde yaşamış; inançlarını ve manevi miraslarını sürdürmüşlerdir.
• Gaybet yani gizleniş dönemi: Alevi inancında İmam Muhammed Mehdi’nin 874 yılında Küçük Gaybet dönemi başlamış, 941 yılında ise Büyük Gaybet dönemine geçilmiştir.
Bu tarihsel süreç, imamlık geleneğinin yalnızca geçmişte yaşanan olaylardan ibaret olmadığını, aynı zamanda inanç ve maneviyat açısından kuşaktan kuşağa aktarılan bir değerler bütünü olduğunu göstermektedir.
İmamların manevi anlamı
İmamlar, Ehli Beyt sevgisinin, adaletin, hakikatin ve manevi bağlılığın önemli simgeleri olarak kabul edilir. Onların hatırası, insanın kendisiyle, vicdanıyla ve hakikatle kurduğu ilişkiye dair derin anlamlar taşır.
Bu anlayışta;
• Haksızlık karşısında durmak,
• Adaleti ve vicdanı gözetmek,
• İnsan sevgisini ve hoşgörüyü yaşatmak,
• Bilgiyi, irfanı ve manevi olgunluğu önemsemek,
• İnsanın önce kendisini sorgulaması ve özünü tanıması temel değerler arasında yer alır.
Kerbela katliamı, bu manevi hafızanın en güçlü sembollerinden biridir. İmam Hüseyin’in direnişi; zulme boyun eğmemenin, hakikatten vazgeçmemenin ve insanlık onurunu korumanın simgesi olarak yaşatılır.
Dolayısıyla İmamların tarihsel mirası, geçmişten günümüze uzanan bir inanç ve değerler dünyasını temsil eder. Onların yaşamlarından çıkarılacak en önemli ders; adaleti savunmak, haksızlığa karşı durmak, insanı sevmek ve vicdanın sesini dinlemektir.
Geçmişi anlamak, yalnızca tarihi öğrenmek değil, o tarihin bize bıraktığı değerleri de yüreğimizde yaşatmaktır. İmamların manevi mirası da sevgi, hakikat, adalet ve insanlık yolunda kendimizi sorgulamamıza ve daha olgun bir insan olma çabamıza ışık tutmaktadır.
Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=
Beşeriyet ile Risalet arasında Hz. Muhammed Mustafa
“Ben Sizden Biriyim” Sözünün ışığında bir İnsan, bir Peygamber ve bir Toplum Rehberi.
“Beşeriyet” O’nun insan oluşunu, “risalet” ise Allah tarafından seçilmiş bir elçi oluşunu ifade eder.
Bu iki kavram birlikte düşünüldüğünde karşımıza şu temel soru çıkar: İnsanlarla aynı hayatı yaşayan Hz. Muhammed Mustafa, nasıl oldu da Allah’ın mesajını insanlara taşıyan bir Elçi konumuna geldi ve bu konumunu toplum içinde nasıl yaşadı?
“Ben sizden biriyim” sözünü Allah’ın Elçisi oluşuyla birlikte nasıl anlamalıyız?
Hz. Muhammed Mustafa, beşer oluşu bakımından insanlarla aynı hayatın içerisindedir; ancak Allah’ın Elçisi olarak vahiy ile desteklenmiş ve insanlara rehber kılınmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de onun bu iki yönünü birlikte ortaya koyan önemli bir ifade yer alır: “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Bana, ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor.” (Kehf, 18/110)
Bu ayette iki temel gerçek aynı anda ifade edilmektedir:
1. “Ben de sizin gibi bir beşerim.”
Hz. Muhammed Mustafa ilah değildir; Allah’ın herhangi bir sıfatını taşıyan insanüstü bir varlık değildir. O da insanlar gibi yer, içer, uyur, hastalanır, yorulur, sevinir, üzülür ve hayatın çeşitli zorluklarıyla karşılaşır.
2. “Bana vahyediliyor.”
İşte onu diğer insanlardan ayıran temel nokta budur. O, Allah tarafından seçilmiş ve vahiy yoluyla ilahi mesajı insanlara ulaştırmakla görevlendirilmiş bir Peygamberdir.
Dolayısıyla “Ben sizden biriyim” onun beşeriyetini; “Allah’ın Elçisi” oluşu ise risaletini ifade eder. Onun insan oluşu ile peygamber oluşu birbirine zıt değildir. Aksine, risaletini insan hayatının içinde yaşayarak ortaya koymuştur.
Allah’ın Elçisi olması toplumdaki konumunu nasıl belirlemiştir?
Hz. Muhammed Mustafa’nın toplum içerisindeki konumu yalnızca bir din önderinin veya öğretmenin konumu değildi. O, aynı zamanda Allah’ın vahyini tebliğ eden, açıklayan ve hayatında gösteren bir Elçi idi.
Bu çerçevede: Allah’ın vahyini insanlara tebliğ etti. İnsanlara hak ile bâtılı, adalet ile zulmü, doğru ile yanlışı ayırt etmeyi öğretti.
Kur’an’ın hükümlerini yaşayarak açıkladı. İnsanların anlaşmazlıklarında hakemlik ve rehberlik yaptı. Medine toplumunun oluşumunda sosyal ve siyasi sorumluluk üstlendi. Müminlere yalnızca sözleriyle değil, ahlakı ve yaşayışıyla da örnek oldu.
Kur’an bu yönünü şöyle ifade eder: “Andolsun, Allah’ın Resûlü’nde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çokça anan kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 33/21)
Bu nedenle Hz. Muhammed Mustafa’nın toplumdaki konumu, insanlardan kopuk bir üstünlük anlayışıyla değil; insanlarla birlikte yaşayarak Allah’ın mesajını onlara ulaştırması ve bu mesajın nasıl yaşanacağını göstermesiyle anlaşılmalıdır.
Beşeriyet ve Risalet arasındaki denge
Hz. Muhammed Mustafa’nın hayatında dikkat çeken hususlardan biri, tevazu ile peygamberlik sorumluluğunun birlikte bulunmasıdır. O, insanlara kendisini ilahlaştıracak veya insanüstü bir konuma taşıyacak bir anlayışla yaklaşmamış; kendisinin de Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu vurgulamıştır. Bununla birlikte Allah’ın Elçisi olarak kendisine verilen tebliğ ve rehberlik görevini de yerine getirmiştir.
Bu noktada Âl-i İmran sûresindeki şu ayet oldukça anlamlıdır: “Muhammed ancak bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçti...” (Âl-i İmrân, 3/144) Bu ifade, Hz. Muhammed Mustafa’nın Allah’ın Elçisi olduğunu açıkça ortaya koyarken, onun ilah olmadığını da kesin biçimde ifade eder.
Dolayısıyla ona duyulan sevgi ve saygı, Allah’a kulluğun yerine geçen bir anlayış değil; Allah’ın Elçisi olması sebebiyle duyulan sevgi ve bağlılıktır.
İnsanların içinde bir insan, insanlara Rehber bir Elçi
“Ben sizden biriyim” anlayışı, Hz. Muhammed Mustafa’nın insanlardan kopuk olmadığını gösterir. O, insanların yaşadığı hayatı yaşamış, onların sevinçlerine ve sıkıntılarına ortak olmuş, toplumun içinde bulunmuş ve insanlarla doğrudan ilişki kurmuştur. Fakat aynı zamanda o, Allah tarafından seçilmiş bir Elçi olarak kendisine verilen risalet görevini yerine getirmiştir.
Bu nedenle Hz. Muhammed Mustafa’nın şahsiyetini yalnızca beşeriyetiyle veya yalnızca risaletiyle anlamak eksik kalır. Onu doğru anlamak, beşeriyet ile risaleti birlikte değerlendirmekle mümkündür. İnsan olarak toplumun içindedir; Peygamber olarak toplumun rehberidir. Beşer olarak insanlara yakındır; Allah’ın Elçisi olarak ilahi mesajı onlara ulaştırır.
Belki de konunun en özlü ifadesi şudur: Hz. Muhammed Mustafa, insanlardan kopuk bir peygamber değil; insanlarla birlikte yaşayan bir Allah Elçisi’dir. Onun “sizden biriyim” anlamındaki ifadeleri, peygamberlik makamını küçültmez; aksine risaletinin insan hayatına dokunan yönünü ortaya koyar.
Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=
Kırklar Cemi'nde Pir ve Mürşid kimdir?
Alevi inanç ve irfanında Kırklar Cemi, yalnızca tarihsel bir olay değil; zahir ile bâtın, nübüvvet ile velayet ve insan ile Hakk arasındaki ilişkinin sırrını taşıyan bir hakikat olarak idrak edilir.
Bu bakımdan Kırklar Cemi'ni, Alevi düşüncesindeki bâtıni anlayış doğrultusunda ruhlar âleminde gerçekleşen ezeli bir Cem'in tecellisi olarak değerlendirmek mümkündür. Burada önemli olan yalnızca Kırklar'ın kimlerden oluştuğu değil, Kırklar Cemi'nin hangi hakikati temsil ettiğidir.
Kırklar; birlik, rızalık, kardeşlik ve Hakk'a yönelişi; Cem ise bu birliğin tecelli ettiği makamı ifade eder. Bu birlik sırrı içinde Hz. Muhammed Mustafa Mürşid, Şahı Merdan Ali ise Pir olarak tecelli eder.
Pir ve Mürşid: Muhammed Ali Sırrı
Alevi irfanında Hz. Muhammed Mustafa ile Şahı Merdan Ali, birbirinden kopuk veya birbirine rakip iki makam olarak değil, aynı hakikatin birbirini tamamlayan iki tecellisi olarak düşünülmelidir.
Bu bağlamda Hz. Muhammed Mustafa, Mürşid ve Şahı Merdan Ali ise, Pir konumundadır.
Mürşid, yolu ve erkânı gösteren, hakikate çağıran ve irşad eden makamdır. Pir ise velayet sırrını taşıyan, yolun bâtınını ve irfanını temsil eden manevi makamdır.
Dolayısıyla Pir'i yalnızca topluluğun başındaki kişi olarak anlamamak gerekir. Alevilikte pirlik; yolun sırrına ermişlik, hakikati bilmek ve o hakikatin taşıyıcısı olmak anlamlarını da içerir. Bu nedenle Mürşid ile Pir arasında bir üstünlük ilişkisi kurmak yerine, onları aynı hakikatin iki tamamlayıcı yönü olarak görmek daha anlamlıdır.
Bu anlayış nübüvvet ve velayet ilişkisiyle de ifade edilebilir: Nübüvvet, Hz. Muhammed Mustafa ve Velayet ise, Şahı Merdan Ali’dir.
Mürşid yolu gösterir, Pir yolun sırrını taşır. Biri zahirden bâtına yönelişi bildirirken, diğeri bu yönelişin velayet ve irfan boyutunu temsil eder.
Bu bakımdan Alevi inanç irfanı içerisinde: Hz. Muhammed Mürşid'dir, Şahı Merdan Ali Pir'dir; fakat sır birdir. ifadesi, Muhammed-Ali birlikteliğini ve nübüvvet ile velayetin birbirini tamamlayan yönlerini anlatan bâtıni bir yorum olarak değerlendirilebilir.
Kırklar Cemi'nin BAtıni Sırrı
Hz. Muhammed Mustafa'nın Kırklar meclisine gelişi ve “Piriniz kimdir?” sorusunun ardından Şahı Merdan Ali'nin ortaya çıkışı, nübüvvet ile velayet arasındaki hakikatin tecellisini gösterir.
Bu bAtıni anlayışta Hz. Muhammed Mustafa'yı Kırklar'ın dışında, Şahı Merdan Ali'yi de Kırklar'ın üzerinde sıradan bir yönetici olarak düşünmek gerekmez. Çünkü Cem'in özü makam üstünlüğü değil, canların birlik sırrında buluşmasıdır.
Kırklar, bu birlik sırrının tecellisi; Cem ise çokluğun birlik haline geldiği makamdır. Bu nedenle Kırklar'ın anlamını yalnızca “kırk kişi” ile sınırlamak değil, onları canların Hakk'ın birliği içinde buluşmasının tecellisi olarak görmek, Kırklar Cemi'nin bâtınî hakikatiyle daha çok bağdaşır.
Kırklar hakikatindeki birlik sırrı, “Birimiz kırkımız, kırkımız birimizdir.” ifadesiyle tecelli eder. Burada bireysel benlik Cem içinde aşılır; canlar birbirinden ayrı varlıklar olmaktan çıkarak birlik sırrında buluşurlar. Bu yönüyle Kırklar Cemi, yalnızca geçmişte yaşanmış bir meclis değil, insanın benlikten birliğe ve çokluktan hakikate yürüyüşünü anlatan bâtıni bir sırdır.
Kırklar Cemi'nin Piri ve Mürşidi
Bu bAtıni Alevi yorum çerçevesinde soruya doğrudan cevap verecek olursak:
Kırklar Cemi'nin Piri: Şahı Merdan Ali ve
Mürşidi ise: Hz. Muhammed Mustafa'dır.
Ancak bu ifade bir makam sıralaması veya tarihsel bir görev dağılımı olarak değil, nübüvvet ile velayetin, mürşidlik ile pirliğin aynı hakikatin iki yönü olarak tecellisi şeklinde anlaşılmalıdır.
Bu bâtıni anlam bütünlüğünde:
Hz. Muhammed Mustafa: Mürşid, İrşad eden,
Şahı Merdan Ali ise: Pir, Hakikat sırrına erdiren ve
Kırklar: Cem, Birlik sırrını tecelli ettiren.
Dolayısıyla bu makam ve manalar, birbirini tamamlayan bir batıni mana bütünlüğü içinde tecelli eder.
Sonuçta Kırklar Cemi'nin Alevi irfanındaki sırrı, yalnızca “Kırklar kimdi?” sorusunun cevabında değil, Muhammed-Ali birlikteliğinin temsil ettiği nübüvvet ve velayet hakikatinde aranabilir.
Bu anlayışta Hz. Muhammed Mustafa Mürşid, Şahı Merdan Ali Pir, Kırklar ise Cem'in birlik tecellisidir.
Dolayısıyla Kırklar Cemi, ruhlar aleminde gerçekleşen ezeli bir hakikatin, insanın gönlünde ve Cem meydanında yeniden tecelli bulmasıdır. Hz.Muhammed Mustafa Mürşid, Şahı Merdan Ali Pir, Kırklar Cem; hakikat ise Bir'dir.
Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=
Alevi inancında Niyaz
Alevi inancında “Niyaz” saygı, dua, gülbenk, selamlama, bağlılık ve teslimiyet gibi anlamları içeren çok yönlü bir terimdir. Aleviler birbirlerini selamlarken saygı anlamında “Niyaz ederim” der. Bunun anlamı, engin gönüllü bir şekilde saygı, hürmet sunmaktır. Dolayısıyla hem bir saygı gösterme biçimi ve hem de manevi bir haldir.
Niyaz, aynı zamanda dua etmek, bir dilekte bulunmak anlamın da gelir. Örneğin Yol ulularının ve önderlerinin isimleri anıldığında, Aşk ile niyazım olsun deyip elin baş parmağı öpülür ve el kalbin üzerine konulur. Bunun manası da Dua ile selam olsun, Hakk’ın selamı, rahmeti üzerine olsun, Hakk ve hakikate yürekten-kalben bağlıyız gibi anlamları ifade etmektedir. Dolayısıyla burada niyaz Hakk’a yönelme, dua etme anlamındadır.
Alevi deyişlerinde veya nefeslerinde veya Cem erkanlarında “Niyaz” sözü sıkca kullanılır. Örneğin niyaz ederim veya niyazım olsun gibi. Burada niyaz, Hakk’a yönelme, dua etmek, dilekte bulunmak anlamındadır.
Dün gece seyrimde bir dolu içtim,
Sultan Hace Bektaş sen imdat eyle.
Çok niyaz eyledim yalvara düştüm,
Hünkar Hace Bektaş sen imdat eyle.
Kul Himmet
Farsça Ni-az kelimesinden türeyen niyaz, ihtiyaç anlamanına gelir. Dini literatürde ise; Dua, selamlamak, yalvarma, yakarma, saygı, hürmet ve rızalık lokması anlamına gelir.
Alevi inancı temelinde, Allah’ın verdiği nimmetlere sonsuz şükür ve minnet söz konusudur. O’na yalvarır, yakarır, sığınır, dilek konusunda kendisinden ihsan ve yardım dilemektir.
Can olgil can içinde, kalma güman içinde,
Istediğin bulasın yakın zaman içinde.
Rükü sücuda kalma, ameline dayanma,
Ilmi amel gark olur naz ve niyaz içinde.
Yunus Emre
Yaradan ile yaratılanın arasında kurulan gizli, eşsiz ve aracısız diyalogdur. Kalpler, Allah’ı anarak ve zikir etmekle ancak manevi huzura kavuşur.
Har içinde biten gonca güle, minnet eylemem,
Arabi’yi Farsi’yi bilmem, dile minnet eylemem,
Sırat-ı üzre Mustakim, gözettim Rahimi,
Zalimin talim ettiği, yola minnet eylemem.
Bir acayip derde düştüm, herkes gider karına,
Bugün buldum bugün yerim, Hakk kerimdir yarına,
Zerrece tamahım yoktur, şu dünyanın varına,
Rızkımı veren Hüda’dır, kula minnet eylemem.
Ey Nesimi Can, Nesimi ol gani mihman iken,
Yarın şefaatlarım, Ahmed-i Muhtar iken,
Cümlenin rızkını, veren ol gani seddar iken,
Yeryüzünün halifesi, hünkara minnet eylemem.
Seyyid Nesimi
Cem erkanına katılan canlar, ellerinde rıza lokması ile katılırlar. Burdaki lokma; Emeğini, kazancını, rıskını yol kardeşleriyle, insanlarla paylaşmaktır. Benlikten, bencilikten uzaklaşmak için paylaşım ahlağına, ilkesine bağlı kalmaktır.
Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=
On İki İmamlar arasında Bağlama çalıp semah dönen var mıydı?
Bu soruyu değerlendirirken öncelikle iki farklı konuyu birbirinden ayırmak gerekir: On İki İmamların yaşadığı dönemde müzik, şiir, ağıt ve ezgili anlatım var mıydı?
Bugünkü Alevi cem–semah–bağlama bütününün aynı biçimi o dönemde mevcut muydu?
Bu iki sorunun cevabı aynı değildir.
Şahı Merdan Ali ve Ehli Beyt'e bağlılık, İslam tarihinin erken dönemlerinden itibaren güçlü bir dini ve toplumsal hafıza oluşturmuştur. Bu hafıza içerisinde Şahı Merdan Ali, Ehli Beyt, İmam Hasan, İmam Hüseyin, Kerbela ve On İki İmamlar önemli bir yere sahiptir.
Ancak bu tarihsel hafızanın sonraki yüzyıllarda kazandığı bütün ritüel biçimleri doğrudan Şahı Merdan Ali veya On İki İmamların yaşadığı döneme taşımak tarihsel açıdan doğru değildir.
On İki İmamlar döneminde müzik var mıydı? Evet.
On İki İmamların yaşadığı dönemlerde şiir, ezgili şiir, ağıt, mersiye ve çeşitli müzik pratikleri bulunuyordu. Bu nedenle “On İki İmamlar döneminde müzik yoktu” demek doğru değildir.
Özellikle İmam Hüseyin'in 680 yılında Kerbela'da katledilmesinden sonra, onun ve Ehli Beyt'in yaşadığı katliamın hatırlanması etrafında yas, mersiye, ağıt ve anma biçimleri gelişmiştir. Bu hafıza zaman içerisinde farklı coğrafyalarda farklı kültürel ve dini biçimlere dönüşmüştür.
Fakat burada önemli bir ayrım vardır: O dönemde müziğin ve şiirin bulunması, bugünkü Alevi cemlerindeki bağlama–deyiş–zakir–semah bütününün de aynı şekilde mevcut olduğunu göstermez.
On İki İmamlar bağlama çalar mıydı?
On İki İmamların bizzat bağlama çaldığını gösteren güvenilir ve doğrudan bir tarihsel kaynak bulunmamaktadır. Burada “o dönemde telli çalgılar ve müzik vardı” demek ile “On İki İmamlar bugünkü bağlamayı çalıyordu” demek birbirinden farklıdır.
Bugünkü bağlama, tarih içerisinde gelişmiş bir çalgı ve icra geleneğinin parçasıdır. Bu nedenle onu doğrudan On İki İmamların dönemine taşımak için somut tarihsel kanıt gerekir.
Bu kanıt bulunmadığı için: “On İki İmamlar bağlama çalıyordu.” ifadesini tarihsel bir gerçek olarak ileri sürmek doğru olmaz. Ancak bunun tersi de söylenmemelidir. Yani “On İki İmamlar döneminde hiçbir telli çalgı yoktu” sonucuna da ulaşamayız. Çünkü belirli bir çalgıya ilişkin kaynak bulunmaması, o dönemde hiçbir benzer çalgının bulunmadığını tek başına kanıtlamaz.
Peki semah?
Semah konusu biraz daha farklıdır.
Alevi inanç geleneğinde semah, cem erkânının önemli unsurlarından biridir. Semah yalnızca müzik eşliğinde yapılan bir hareket olarak değil; cem, deyiş, zakir, ritüel hareket ve inanç dünyasıyla birlikte anlam kazanan bir erkân olarak değerlendirilir.
Alevi geleneğinde semahın kutsal geçmişi özellikle Miraç ve Kırklar Cemi gerçeğiyle ilişkilendirilir. Kırklar Cemi, Alevi inanç dünyasında cem ve semahın anlamlandırılmasında önemli bir yere sahiptir. Burada ise inanç kaynağı ile tarihsel belgeyi birbirinden ayırmak gerekir.
Alevi inancı açısından Kırklar Cemi, semahın kutsal anlamını açıklayan önemli bir referanstır. Tarihsel araştırma açısından ise bu anlatının hangi dönemde şekillendiği, hangi kaynaklarda ortaya çıktığı ve zaman içerisinde nasıl aktarıldığı ayrıca incelenmelidir.
Bu ayrım, Alevi inanç kaynağının/anlatısının değerini ortadan kaldırmaz. Sadece “Alevi geleneğinde anlatılan nedir?” sorusu ile “Bunu tarihsel olarak hangi belge doğruluyor?” sorusunun farklı olduğunu gösterir.
Dolayısıyla “Alevi geleneğinde Kırklar Cemi ve semah arasında güçlü bir bağ vardır.” demek başka, “Tarihsel olarak On İki İmamlar döneminde bugünkü semah aynen uygulanıyordu.” demek başkadır.
Alevi kaynaklarını da dikkate almak gerekir
Aleviliği araştırırken yalnızca dışarıdan yazılmış tarihsel kaynaklara bakmak da yeterli değildir. Alevi geleneğinin kendi aktarım biçimleri de dikkate alınmalıdır.
Bunlar arasında Buyruklar, Erkânnâmeler, Velâyetnâmeler, Menâkıbnâmeler, deyişler ve nefesler, Miraçlamalar, gülbenkler, ocak şecereleri, Seyyid–talip aktarımı ve sözlü gelenek önemli yer tutar.
Bu kaynaklar yalnızca “Ne oldu?” sorusuna değil, aynı zamanda “Alevi toplulukları kendi inançlarını nasıl aktardı ve nasıl anlamlandırdı?” sorusuna da cevap verir. Özellikle ocak sistemi, Seyyid–talip ilişkisi ve cem erkânı, Aleviliğin kendi iç yapısını ve tarihsel gelişimini anlamak açısından önemlidir.
Ancak burada da kaynak türleri birbirine karıştırılmamalıdır. Bir menkıbe veya sözlü aktarım, bir topluluğun inanç hafızasını anlamak açısından son derece önemli olabilir; fakat aynı anlatı, tarihsel bir olayın tam olarak hangi tarihte ve hangi biçimde gerçekleştiğini kanıtlamak açısından farklı değerlendirilir.
Tarihsel süreklilik nasıl anlaşılmalı?
Burada iki uç görüşten kaçınmak gerekir.
Birinci uç: “Bugünkü Alevi semahı, Şahı Merdan Ali ve On İki İmamların yaptığı semahın aynısıdır.” Bunu gösterecek yeterli doğrudan tarihsel belge bulunmamaktadır.
İkinci uç: “Bugünkü semahın On İki İmamlar dönemine ait doğrudan belgesi yoksa Aleviliğin On İki İmamlarla hiçbir ilişkisi yoktur.” Bu da doğru değildir.
Çünkü Alevi inanç dünyasında Şahı Merdan Ali, Ehli Beyt, İmam Hüseyin, Kerbela ve On İki İmamlar merkezi bir yere sahiptir.
Bu nedenle tarihsel sürekliliği, bütün ritüellerin ilk ortaya çıktıkları andan itibaren hiç değişmeden günümüze ulaştığı şeklinde düşünmemek gerekir.
Soruları kısaca cevaplayacak olursak
• On İki İmamlar döneminde müzik var mıydı? Evet. Şiir, ezgi, ağıt, mersiye ve çeşitli müzik pratikleri bulunuyordu.
• İmam Hüseyin ve Kerbela çevresinde yas ve mersiye geleneğinin tarihsel bir zemini var mıydı? Evet. Kerbela sonrasında İmam Hüseyin merkezli yas, ağıt ve anma kültürü gelişmiştir. Ancak bu kültürün sonraki yüzyıllarda farklı biçimlere dönüştüğü de dikkate alınmalıdır.
• On İki İmamların bizzat bağlama çaldığını gösteren güvenilir doğrudan bir kaynak var mı? Bilinen tarihsel kaynaklar içerisinde bunu gösteren güvenilir ve doğrudan bir kanıt bulunmamaktadır.
• On İki İmamların bugünkü anlamıyla Alevi semahı döndüğünü gösteren doğrudan bir kaynak var mı? Hayır. Bugünkü Alevi cem–semah–bağlama bütününün o dönemde aynı biçimde bulunduğunu gösteren doğrudan ve güvenilir bir tarihsel kanıt bulunmamaktadır.
• “On İki İmamlar döneminde semah kesinlikle yoktu” diyebilir miyiz? Bunu da kesin olarak söylemek doğru değildir. Bir uygulamaya ilişkin kaynak bulunmaması, o uygulamanın kesinlikle hiç var olmadığını tek başına kanıtlamaz. Fakat bunun tersi de geçerlidir: Kaynak bulunmayan bir uygulamayı kesin olarak varmış gibi göstermek de tarihsel açıdan doğru değildir.
Sonuçta bu nedenle “On İki İmamlar bağlama çalıp bugünkü anlamıyla semah dönerdi” ifadesini tarihsel bir gerçek olarak söylemek için yeterli doğrudan kanıt bulunmamaktadır.
Fakat “On İki İmamlar döneminde semah kesinlikle yoktu” demek de mevcut kaynakların ötesine geçen kesin bir iddia olur.
En dengeli ifade şudur: On İki İmamlar döneminde bugünkü Alevi cem–semah–bağlama bütününün aynı biçimde bulunduğunu gösteren doğrudan ve güvenilir tarihsel bir kanıt yoktur. On İki İmamların bizzat bağlama çaldığına veya bugünkü anlamıyla semah döndüğüne dair de doğrudan tarihsel belge bulunmamaktadır. Buna karşılık o dönemde şiir, ezgi, ağıt ve mersiye gibi ifade biçimleri vardı; Kerbela sonrasında İmam Hüseyin merkezli yas ve anma kültürü gelişti. Alevi geleneğinde ise semah, Miraç ve Kırklar Cemi gibi kutsal kaynaklarla ilişkilendirilmiştir.
Bu nedenle konunun en kısa özeti: İnanç hafızasında süreklilik, ritüel biçimlerde dönüşüm.
Bugünkü semahın biçimini doğrudan On İki İmamlar dönemine aynen taşımak için yeterli tarihsel kanıtımız yoktur. Fakat bu durum, semahın Alevi inanç dünyasındaki anlamını veya Ehli Beyt ve On İki İmam hafızasıyla kurduğu bağı ortadan kaldırmaz.
Tarihsel araştırmada ölçümüz belge ve kaynak eleştirisidir; inanç geleneğini anlamada ise aktarılmış hafıza, erkân, sözlü gelenek ve toplumsal deneyim de dikkate alınmalıdır. Bu iki alanı birbirine karıştırmadan birlikte değerlendirmek, konuyu daha sağlıklı anlamamızı sağlar.
Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=
Alevilik Şahı Merdan Ali ile başladıysa İslamda neden “Ana” yoktur?
Bu soruyu sağlıklı biçimde cevaplayabilmek için öncelikle Alevi inanç geleneğinin kökeni ile tarih boyunca oluşturduğu kurumsal yapıyı birbirinden ayırmak gerekir.
Alevi geleneği kendisini Şahı Merdan Ali, Ehli Beyt ve On İki İmam çizgisiyle ilişkilendirir. Bu açıdan Şahı Merdan Ali, Alevi inanç dünyasının en önemli tarihsel ve manevi şahsiyetlerinden biridir.
Ancak buradan, bugün “Alevilik” adı altında gördüğümüz bütün kurumların Şahı Merdan Ali döneminde aynı biçimde mevcut olduğu sonucu çıkarılamaz. Çünkü bir inanç geleneğinin kökeni ile o geleneğin tarih içerisinde kazandığı kurumlar aynı şey değildir.
Bugün Alevi yol geleneğinde gördüğümüz seyyidlik, ocak, pir, rehber, mürşit, cem ve Ana gibi kavramların her birinin kendi tarihsel gelişim süreçleri vardır. Bu yapıların özellikle Anadolu'daki toplumsal, tasavvufî ve kültürel ortam içerisinde zamanla şekillendiğini dikkate almak gerekir.
Kadınların islamdaki konumu
Burada ikinci önemli nokta, “İslamın ilk döneminde kadınların dini ve toplumsal hayatta bulunmadığı” şeklindeki genellemenin tarihsel olarak doğru olmamasıdır.
İlk islam toplumunda kadınlar yalnızca aile hayatında değil, islamın oluşum ve gelişim sürecinde de önemli roller üstlenmişlerdir.
Hz. Hadice-tül Kübra, Hz. Muhammed Mustafa‘nın en yakın destekçilerinden biri olmuş ve islamı kabul eden ilk kişi olarak İslam tarihinde özel bir yere sahip olmuştur.
Seyyide Fatma-tüz Zehra Ana, Ehli Beyt'in merkezi şahsiyetlerinden biridir. Özellikle Seyyide Fatma-tüz Zehra Ana ve Seyyide Zeynep, Alevi inanç dünyasında önemli manevi şahsiyetler olarak kabul edilir.
Seyyide Zeynep ise Kerbela hadisesi sonrasında gösterdiği duruş ve Ehli Beyt'in yaşadığı büyük katliamı sonraki nesillere aktaran şahsiyetiyle Alevi hafızasında ayrı bir yere sahiptir.
Dolayısıyla kadınların islamın ilk döneminde yalnızca pasif bir konumda bulunduğunu söylemek tarihsel gerçekliği açıklamaya yetmez. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Kadının islamın ilk döneminde önemli bir konuma sahip olması ile Anadolu Aleviliğindeki “Ana” kurumunun aynı şey olduğu söylenemez.
Burada asıl mesele şudur: İslamın ilk döneminde kadınların dini ve toplumsal hayatta bulunması başka bir mesele, Anadolu Aleviliğinde “Ana” adıyla belirli bir kurumsal ve manevi otoritenin ortaya çıkması başka bir meseledir.
“Ana” kurumu ne zaman ortaya çıktı?
“Ana” veya “Bacı” gibi unvanların Anadolu'daki tasavvufî ve toplumsal çevrelerde daha sonraki dönemlerde görülmesi, konunun tarihsel gelişim içerisinde ele alınmasını gerektirir.
Örneğin Kadıncık Ana, Hünkar Hace Bektaş-ı Veli geleneği içerisinde önemli bir yere sahiptir. Ancak Kadıncık Ana hakkında günümüze ulaşan anlatıların bir bölümü menkıbevi niteliktedir. Bu nedenle tarihsel bilgiler ile sonraki dönemlerde oluşan menkıbe ve sözlü anlatıların birbirinden ayrılması gerekir.
Burada önemli olan şudur: Bir kişinin veya kurumun Alevi yol geleneğinde çok önemli olması, o kurumun mutlaka Şah-ı Merdan Ali döneminde de aynı biçimde mevcut olduğunu kanıtlamaz.
Aynı şekilde “Ana” kurumunun tarihsel süreç içerisinde daha sonraki dönemlerde şekillenmiş olması da onun Alevi yol geleneği açısından değersiz veya “sonradan uydurulmuş” olduğu anlamına gelmez.
Bir kurum zaman içerisinde ortaya çıkabilir ve daha sonra kendisini daha eski bir inanç ve manevi silsile içerisinde konumlandırabilir. Bu, dinî ve kültürel geleneklerin tarih boyunca geçirdiği kurumsallaşma sürecinin bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Asıl mantık problemi
Burada yapılan temel çıkarım genellikle şöyledir:
Aleviler Şahı Merdan Ali'yi temel bir referans kabul eder.
Alevilikte “Ana” vardır.
O halde Şahı Merdan Ali döneminde de bugünkü anlamıyla “Ana” bulunmalıdır.
Fakat bu mantıksal olarak zorunlu değildir. Çünkü tarihte birçok dini ve toplumsal kurum, kendisini daha eski bir inanç geleneğine dayandırdığı halde kurumsal biçimini daha sonraki yüzyıllarda kazanmıştır.
Bu nedenle Aleviliğin tarihini incelerken yalnızca: “Şahı Merdan Ali döneminde var mıydı, yok muydu?” sorusunu değil, aynı zamanda: “Bu kurum hangi dönemde ortaya çıktı, hangi toplumsal şartlarda gelişti ve kendisini hangi dinî ve manevi referanslarla temellendirdi?” sorusunu da sormak gerekir. Bu yaklaşım, konuyu daha sağlıklı değerlendirmemizi sağlar.
Sonuçta “Alevilik Şahı Merdan Ali ile başladıysa islamda neden Ana yok?” sorusunun cevabı, “İslamda kadın olmadığı için Ana yoktu” şeklinde verilemez. Çünkü erken islam döneminde kadınların dini ve toplumsal hayatta önemli rolleri olmuştur. Hz. Hadice-tül Kibriya Ana'nın islamın ilk dönemindeki konumu, Seyyide Fatma-tüz Zehra Ana'nın Ehli Beyt içerisindeki yeri ve Seyyide Zeynep'in Kerbela sonrasındaki tarihsel rolü bunun farklı örneklerini oluşturur.
Aynı şekilde, Alevi inanç geleneğinin Şahı Merdan Ali, Ehli Beyt ve On İki İmam'a dayanması, bugünkü bütün Alevi kurumlarının Şahı Merdan Ali döneminde hazır bulunduğu anlamına da gelmez.
Daha doğru tarihsel yaklaşım şudur: Alevi inanç geleneğinin temel referansları Şahı Merdan Ali, Ehli Beyt ve On İki İmam'a kadar götürülür. Ancak Aleviliğin tarih boyunca oluşturduğu kurumsal yapıların tamamı bu dönemde ortaya çıkmış değildir. “Ana” da kadınların islamdaki varlığının karşılığı olarak değil, Anadolu'daki Alevi ve tasavvufî çevrelerin tarihsel gelişimi içerisinde anlam kazanan bir kurum olarak değerlendirilmelidir.
Bu nedenle “İslamda Ana neden yok?” sorusundan ziyade: “Erken islamda kadınların dini, toplumsal konumu neydi ve Anadolu Aleviliğinde kadınların ‘Ana’ olarak kurumsallaşması hangi tarihsel süreçte gerçekleşti?” sorusunu sormak tarih açısından daha doğru ve daha verimli olacaktır. Çünkü burada asıl mesele kadının var olup olmaması değil; kadının hangi tarihsel dönemde, hangi kurum içerisinde ve hangi yetkiyle temsil edildiğidir.
Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=