Alevilikte Inanç - Seyyid Hakkı sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Ehli Beyt yazarı, Seyyid Seyfettin Ocağı evlatlarındandır. Aşk ile Canlar...
Seyyid Hakkı
Seyyid Seyfeddin Ocağı

ANASAYFA


Alevilik Şahı Merdan Ali ile başladıysa İslamda neden “Ana” yoktur?
Bu soruyu sağlıklı biçimde cevaplayabilmek için öncelikle Alevi inanç geleneğinin kökeni ile tarih boyunca oluşturduğu kurumsal yapıyı birbirinden ayırmak gerekir.
 

Alevi geleneği kendisini Şahı Merdan Ali, Ehli Beyt ve On İki İmam çizgisiyle ilişkilendirir. Bu açıdan Şahı Merdan Ali, Alevi inanç dünyasının en önemli tarihsel ve manevi şahsiyetlerinden biridir.  

Ancak buradan, bugün “Alevilik” adı altında gördüğümüz bütün kurumların Şahı Merdan Ali döneminde aynı biçimde mevcut olduğu sonucu çıkarılamaz. Çünkü bir inanç geleneğinin kökeni ile o geleneğin tarih içerisinde kazandığı kurumlar aynı şey değildir.  

Bugün Alevi yol geleneğinde gördüğümüz seyyidlik, ocak, pir, rehber, mürşit, cem ve Ana gibi kavramların her birinin kendi tarihsel gelişim süreçleri vardır. Bu yapıların özellikle Anadolu'daki toplumsal, tasavvufî ve kültürel ortam içerisinde zamanla şekillendiğini dikkate almak gerekir. 

Kadınların islamdaki konumu
Burada ikinci önemli nokta, “İslamın ilk döneminde kadınların dini ve toplumsal hayatta bulunmadığı” şeklindeki genellemenin tarihsel olarak doğru olmamasıdır.
 

İlk islam toplumunda kadınlar yalnızca aile hayatında değil, islamın oluşum ve gelişim sürecinde de önemli roller üstlenmişlerdir. 

Hz. Hadice-tül Kübra, Hz. Muhammed Mustafa‘nın en yakın destekçilerinden biri olmuş ve islamı kabul eden ilk kişi olarak İslam tarihinde özel bir yere sahip olmuştur. 

Seyyide Fatma-tüz Zehra Ana, Ehli Beyt'in merkezi şahsiyetlerinden biridir. Özellikle Seyyide Fatma-tüz Zehra Ana ve Seyyide Zeynep, Alevi inanç dünyasında önemli manevi şahsiyetler olarak kabul edilir. 

Seyyide Zeynep ise Kerbela hadisesi sonrasında gösterdiği duruş ve Ehli Beyt'in yaşadığı büyük katliamı sonraki nesillere aktaran şahsiyetiyle Alevi hafızasında ayrı bir yere sahiptir. 

Dolayısıyla kadınların islamın ilk döneminde yalnızca pasif bir konumda bulunduğunu söylemek tarihsel gerçekliği açıklamaya yetmez. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Kadının islamın ilk döneminde önemli bir konuma sahip olması ile Anadolu Aleviliğindeki “Ana” kurumunun aynı şey olduğu söylenemez. 

Burada asıl mesele şudur: İslamın ilk döneminde kadınların dini ve toplumsal hayatta bulunması başka bir mesele, Anadolu Aleviliğinde “Ana” adıyla belirli bir kurumsal ve manevi otoritenin ortaya çıkması başka bir meseledir. 

“Ana” kurumu ne zaman ortaya çıktı?
“Ana” veya “Bacı” gibi unvanların Anadolu'daki tasavvufî ve toplumsal çevrelerde daha sonraki dönemlerde görülmesi, konunun tarihsel gelişim içerisinde ele alınmasını gerektirir.
 

Örneğin Kadıncık Ana, Hünkar Hace Bektaş-ı Veli geleneği içerisinde önemli bir yere sahiptir. Ancak Kadıncık Ana hakkında günümüze ulaşan anlatıların bir bölümü menkıbevi niteliktedir. Bu nedenle tarihsel bilgiler ile sonraki dönemlerde oluşan menkıbe ve sözlü anlatıların birbirinden ayrılması gerekir. 

Burada önemli olan şudur: Bir kişinin veya kurumun Alevi yol geleneğinde çok önemli olması, o kurumun mutlaka Şah-ı Merdan Ali döneminde de aynı biçimde mevcut olduğunu kanıtlamaz. 

Aynı şekilde “Ana” kurumunun tarihsel süreç içerisinde daha sonraki dönemlerde şekillenmiş olması da onun Alevi yol geleneği açısından değersiz veya “sonradan uydurulmuş” olduğu anlamına gelmez. 

Bir kurum zaman içerisinde ortaya çıkabilir ve daha sonra kendisini daha eski bir inanç ve manevi silsile içerisinde konumlandırabilir. Bu, dinî ve kültürel geleneklerin tarih boyunca geçirdiği kurumsallaşma sürecinin bir parçası olarak değerlendirilebilir. 

Asıl mantık problemi
Burada yapılan temel çıkarım genellikle şöyledir:

Aleviler Şahı Merdan Ali'yi temel bir referans kabul eder.

Alevilikte “Ana” vardır.

O halde Şahı Merdan Ali döneminde de bugünkü anlamıyla “Ana” bulunmalıdır.
 

Fakat bu mantıksal olarak zorunlu değildir. Çünkü tarihte birçok dini ve toplumsal kurum, kendisini daha eski bir inanç geleneğine dayandırdığı halde kurumsal biçimini daha sonraki yüzyıllarda kazanmıştır. 

Bu nedenle Aleviliğin tarihini incelerken yalnızca: “Şahı Merdan Ali döneminde var mıydı, yok muydu?” sorusunu değil, aynı zamanda: “Bu kurum hangi dönemde ortaya çıktı, hangi toplumsal şartlarda gelişti ve kendisini hangi dinî ve manevi referanslarla temellendirdi?” sorusunu da sormak gerekir. Bu yaklaşım, konuyu daha sağlıklı değerlendirmemizi sağlar. 

Sonuçta “Alevilik Şahı Merdan Ali ile başladıysa islamda neden Ana yok?” sorusunun cevabı, “İslamda kadın olmadığı için Ana yoktu” şeklinde verilemez. Çünkü erken islam döneminde kadınların dini ve toplumsal hayatta önemli rolleri olmuştur. Hz. Hadice-tül Kibriya Ana'nın islamın ilk dönemindeki konumu, Seyyide Fatma-tüz Zehra Ana'nın Ehli Beyt içerisindeki yeri ve Seyyide Zeynep'in Kerbela sonrasındaki tarihsel rolü bunun farklı örneklerini oluşturur. 

Aynı şekilde, Alevi inanç geleneğinin Şahı Merdan Ali, Ehli Beyt ve On İki İmam'a dayanması, bugünkü bütün Alevi kurumlarının Şahı Merdan Ali döneminde hazır bulunduğu anlamına da gelmez. 

Daha doğru tarihsel yaklaşım şudur: Alevi inanç geleneğinin temel referansları Şahı Merdan Ali, Ehli Beyt ve On İki İmam'a kadar götürülür. Ancak Aleviliğin tarih boyunca oluşturduğu kurumsal yapıların tamamı bu dönemde ortaya çıkmış değildir. “Ana” da kadınların islamdaki varlığının karşılığı olarak değil, Anadolu'daki Alevi ve tasavvufî çevrelerin tarihsel gelişimi içerisinde anlam kazanan bir kurum olarak değerlendirilmelidir. 

Bu nedenle “İslamda Ana neden yok?” sorusundan ziyade: “Erken islamda kadınların dini, toplumsal konumu neydi ve Anadolu Aleviliğinde kadınların ‘Ana’ olarak kurumsallaşması hangi tarihsel süreçte gerçekleşti?” sorusunu sormak tarih açısından daha doğru ve daha verimli olacaktır. Çünkü burada asıl mesele kadının var olup olmaması değil; kadının hangi tarihsel dönemde, hangi kurum içerisinde ve hangi yetkiyle temsil edildiğidir. 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=


Şahı Merdan Ali'nin kızlarında Pirlik veya Analık yapan var mı?
Bu soruyu Alevi inancı, ocak geleneği ve Alevi sözlü aktarımı içerisinden değerlendirmek gerekir. Çünkü Alevi yolunun bilgi kaynakları yalnızca yazılı tarih kitaplarından ibaret değildir. Ocaklar, şecereler, nefesler, menkıbeler, cem erkânı ve kuşaktan kuşağa aktarılan sözlü hafıza da inanç bilgisinin önemli taşıyıcılarıdır. 

1. Tarihsel bilgi ile Alevi inanç hafızasını birbirinden ayırmak gerekir
“Bir kişinin tarihsel olarak belirli bir makamda bulunduğunu gösteren belge var mı?” sorusu ile “Alevi inanç hafızasında bu kişi nasıl anılır ve hangi manevi anlamı taşır?” sorusu aynı değildir.

Bu ayrım özellikle Ehli Beyt kadınları söz konusu olduğunda önemlidir.
 

2. Şahı Merdan Ali'nin kızları ve Ehli Beyt kadınları
Alevi inanç dünyasında Şahı Merdan Ali ve Ehli Beyt merkezi bir yere sahiptir. Seyyide Fatma-tüz Zehra, İmam Hasan, İmam Hüseyin ve Ehli Beyt'in diğer kadın ve erkekleri yalnızca tarihsel şahsiyetler olarak değil, yolun manevi hafızasının önemli unsurları olarak görülür.
 

Bu bağlamda özellikle Seyyide Zeyneb, Kerbela sonrasında Ehli Beyt'in yaşadığı büyük kırılmanın hafızasını taşıyan önemli bir kadın şahsiyettir. Zeyneb'in, Şahı Merdan Ali ile Seyyide Fatma-tüz Zehra'nın kızı olduğu ve Kerbela sonrasındaki süreçte Ehli Beyt'in yaşadıklarının aktarılmasında önemli bir rol üstlendiği çeşitli tarihsel ve geleneksel kaynaklarda anlatılmaktadır. 

Dolayısıyla Seyyide Zeyneb'i yalnızca “7. yüzyılda yaşamış bir kadın” olarak değerlendirmek, Alevi inanç hafızasındaki anlamını açıklamak için yeterli değildir. 

3. Alevilikte “Ana” kavramı
Alevi geleneğinde “Ana” kavramı yalnızca biyolojik annelik anlamına gelmez. Bazı Alevi ocaklarında ve özellikle bazı Dersim çevrelerinde analık; inanç aktarımı, manevi rehberlik, cem ve çeşitli hizmetlerle bağlantılı bir manevi hizmet ve rehberlik konumu olarak karşımıza çıkar.
 

Bu nedenle: “Alevilikte kadınlar Ana veya Pir olarak yol içerisinde görev üstlenmiş midir?” sorusu ile “Şahı Merdan Ali'nin kızlarından biri Anadolu'daki bir ocakta Ana/Pir olmuş mudur?” sorusunu birbirinden ayırmak gerekir. 

Birincisi Alevi geleneğindeki kadınların yol içerisindeki konumuyla, ikincisi ise belirli tarihsel şahsiyetlerin Anadolu'daki daha sonraki ocak yapılanmalarıyla ilişkisiyle ilgilidir. 

4. Seyyide Zeyneb veya Seyyide Ümmü Gülsüm'e “Ana/Pir” denilebilir mi?
Burada iki farklı düzlem bulunmaktadır.

Tarihsel düzlemde: Bugün ulaşabildiğimiz güvenilir kaynaklarda Seyyide Zeyneb veya Seyyide Ümmü Gülsüm'ün Anadolu'da daha sonraki dönemlerde oluşan belirli bir Alevi ocağında “Ana” veya “Pir” makamını yürüttüğünü doğrudan gösteren bir kayıt tespit edilememektedir. 

Alevi inanç ve manevi hafıza düzleminde: Ehli Beyt kadınlarının yol içerisindeki konumu çok daha geniş bir anlam taşır. Özellikle Seyyide Zeyneb'in Kerbela hafızasındaki yeri, kadınların Ehli Beyt geleneğinin aktarılmasındaki rolünü anlamak bakımından önemlidir. 

Bu nedenle: “Seyyide Zeyneb kesin olarak Anadolu'daki bir ocakta Ana idi.” şeklinde bir tarihsel hüküm vermek için yeterli dayanak bulunmamaktadır. 

Ancak bunun karşısına: “Seyyide Zeyneb'in Alevi inanç hafızasında kadınların manevi konumuyla hiçbir ilişkisi yoktur.” şeklinde bir sonuç koymak da doğru değildir. Burada tarihsel makam ile inançsal örneklik birbirinden ayrılmalıdır. 

5. Kadıncık Ana bize önemli bir örnek sunuyor
Bu noktada Kadıncık Ana örneği özellikle önemlidir.

Alevi geleneğinde Kadıncık Ana, Hace Bektaş Veli ile ilişkilendirilen ve yolun devamlılığı içerisinde önemli bir kadın şahsiyet olarak hatırlanmaktadır. Onun tarihsel kişiliğine ilişkin kaynakların sınırlı olması, Alevi hafızasındaki yerini ortadan kaldırmamaktadır. 

Tam tersine, bu örnek bize Alevi geleneğinde yazılı tarih, sözlü hafıza, menkıbe ve erkânın birbirinden farklı bilgi alanları olduğunu gösterir. 

Buradan şu önemli sonucu çıkarabiliriz: Bir kadın şahsiyetin Alevi yolundaki manevi otoritesi ile o şahsiyet hakkında modern tarihçilik ölçütleriyle arşivlenmiş belgelerin bulunması aynı şey değildir. 

6. O halde asıl soru nedir?
Bu nedenle soruyu yalnızca: “Şah-ı Merdan Ali'nin hangi kızı Ana idi?” şeklinde sormak yerine daha geniş biçimde şöyle sormak gerekir: “Alevi inanç ve ocak geleneğinde Ehli Beyt kadınlarının, özellikle Seyyide Fatma-tüz Zehra ve Seyyide Zeyneb'in, Ana/Pirlik ve kadın irşad geleneğiyle nasıl bir ilişkisi kurulmaktadır?”
 

Bu soru bizi doğrudan Alevi geleneğinin kendi hafızasına götürür.
Burada ayrıca ocakların kendi şecereleri ve sözlü anlatıları büyük önem taşır. Çünkü farklı ocaklar Ehli Beyt ile olan bağlarını farklı soy, şecere, menkıbe ve sözlü aktarım biçimleriyle ifade edebilirler.
 

Dolayısıyla tek bir “Alevilikte böyledir” cevabı vermek yerine: hangi ocakta, hangi bölgede, hangi ocak silsilesinde ve hangi sözlü gelenekte nasıl anlatıldığına bakmak gerekir. 

Sonuç olara Şahı Merdan Ali'nin kızlarından Seyyide Zeyneb veya Seyyide Ümmü Gülsüm'ün Anadolu Alevi ocak sisteminde tarihsel anlamda “Pirlik” ya da “Analık” yaptığına dair bugün elimizde bunu doğrudan gösteren güvenilir bir kayıt bulunduğunu söylemek mümkün değildir. 

Fakat bu sonuç, onların Alevi inanç dünyasında kadınlık, Ehli Beyt ve manevi rehberlik açısından önemsiz oldukları anlamına gelmez. Aksine, Ehli Beyt kadınlarının manevi hafızadaki konumu ile Anadolu'daki Ana geleneği arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğu, Alevi inancının kendi kaynakları ve ocakların sözlü hafızaları üzerinden ayrıca araştırılması gereken önemli bir konudur. 

Bu nedenle araştırmanın bundan sonraki aşamasını şu hat üzerinden yürütmek daha sağlıklı olacaktır: Ehli Beyt kadınları → Seyyide Fatma-tüz Zehra → Seyyide Zeyneb → Ana geleneği → Kadıncık Ana → Alevi ocakları → günümüzdeki Analar 

Bu çizgide amaç, doğrudan ve zorunlu bir “soy bağı” varsaymak değil; Alevi inanç hafızasında kadınların manevi otoritesinin nasıl oluştuğunu ve Ehli Beyt kadınlarının bu hafızada nasıl konumlandırıldığını anlamaktır. 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=


On İki İmam arasında neden kadın yoktur?
Aleviliği, tarihsel biçiminden ve günümüzdeki yorumundan birlikte hareket ederek anlamak gerekir. Bu konuda tarihsel gerçeklik, teolojik tutarlılık ve günümüzün eşitlik anlayışını birbirinden koparmadan değerlendirmek önemlidir. 

Alevilikte kadın ve erkek “can” olarak eşit kabul ediliyorsa, bu eşitliğin yalnızca manevi bir söylem olarak kalmaması; yol erkânındaki hizmet, sorumluluk ve temsil alanlarında da karşılığını bulması gerekir. 

On İki İmam geleneğinin tarihsel olarak erkekler üzerinden şekillenmiş olması, tek başına “kadın bu makama uygun değildir” sonucunu doğurmaz. Bu durum, dönemin toplumsal yapısı, soy ve aile düzeni, dini otoritenin erkekler üzerinden örgütlenmesi gibi tarihsel şartlar çerçevesinde ele alınmalıdır. Dolayısıyla tarihsel uygulama ile Aleviliğin temel değerlerini birbirinden ayırmak gerekir. 

Teolojik açıdan da manevi değer ile belirli bir hizmet makamını birbirinden ayırmak önemlidir. Seyyide Fatma-tüz Zehra ile Kadıncık Ana'nın, vs. Alevi inancındaki yüksek konumu ve kadınların yol içerisindeki tarihsel varlığı, kadının manevi açıdan ikinci planda görülmediğini ortaya koyar. 

Bu nedenle geçmişte belirli hizmetlerin erkekler tarafından yürütülmüş olması, bu hizmetlerin özünde yalnızca erkeklere ait olduğunu zorunlu olarak göstermez. 

Buradan günümüz Aleviliği açısından önemli bir soru ortaya çıkar: Geçmişte belirli tarihsel şartlar içerisinde oluşmuş görev dağılımı, bugün de hiçbir şekilde değişmeden devam etmek zorunda mıdır? 

Eğer bir kadın yol ve erkân bilgisine sahip, topluluğun rızasını kazanmış, ahlaki ve manevi yeterliliğe sahipse, yalnızca kadın olması onun cem yürütmesine, pirlik hizmetine veya başka bir yol hizmetine engel kabul edilmemelidir. Böyle bir engel ileri sürülecekse, bunun yalnızca tarihsel alışkanlıkla değil, Aleviliğin temel inanç ve ilkeleriyle temellendirilmesi gerekir. 

Bu yaklaşım geçmişi reddetmek anlamına gelmez. Geçmişi kendi şartları içerisinde anlamak ve yolun özünü koruyarak günümüz şartlarında hizmet ve temsil anlayışını yeniden yorumlamak mümkündür. 

Dolayısıyla mesele, “Kadın neden erkek imamın yerini alsın?” şeklinde değil; “Alevilikte eşit canlar olarak kabul edilen kadın ile erkek, yolun hizmet ve sorumluluklarında neden eşit şekilde yer almasın?” şeklinde sorulabilir. 

Geçmişteki uygulamayı anlamak başka, onu bütün zamanlar için değişmez ve mutlak bir hüküm kabul etmek başkadır. 

Alevilik, yalnızca geçmişte yaşanmış uygulamaların toplamı olarak değil; insanı, aklı, adaleti, rızalığı ve insan onurunu merkeze alan yaşayan bir yol olarak da yorumlanabilir. 

Bu açıdan bakıldığında esas mesele, yolu geçmişin kalıplarına hapsetmek değil; özünü koruyarak çağın insanına ve adalet anlayışına cevap verebilen bir erkân olarak yaşatmaktır. 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=


On İki İmamların Pir olduğunu söylüyorsanız, bunların yetiştirdiği Pirler kimlerdir?

Pir kavramını yalnızca kendisine bağlı talipleri bulunan bir Yol önderi anlamında değil; yolun ilim, irfan ve erkânıyla kemale ermiş, hakikati idrak etmiş ve insanlara rehberlik edecek mertebeye ulaşmış kişi anlamında ele almak gerekir. 

Alevi yol anlayışında Hz. Muhammed Mustafa, Şahı Merdan Ali ve Ehli Beyt, bu irfan yolunun temel kaynakları ve pirleri olarak kabul edilir. Onların taşıdığı ilim, irfan, hakikat ve Ehli Beyt sevgisi, sonraki nesillere aktarılmıştır. 

Bu gelenek içerisinde Selman-i Fârisi, Ebu Zer el-Gıfâri ve Kanber gibi şahsiyetler önemli örneklerdir. Sonraki dönemlerde ise Ehli Beyt'in ilim ve irfanından beslenen çok sayıda alim, arif ve sufi ortaya çıkmıştır. İmam Cafer-i Sadık'ın ilim meclislerinin etkisi ve İmam Ali er-Rıza'nın Horasan'daki ilmi ve irfani konumu da bu açıdan ayrıca önem taşır. 

Burada önemli olan bir ayrımdır: Bu şahsiyetlerin tamamını tarihsel anlamda “On İki İmamların doğrudan yetiştirdiği talipler” olarak ifade etmek doğru olmayabilir. “Yetiştirmek” kavramını, ilim ve irfanın aktarılması, öğretilerin sonraki nesillere ulaştırılması ve bir irfan geleneğinin devam ettirilmesi anlamında kullanmak daha isabetlidir. 

Örneğin Ebu Hanife ve Malik bin Enes'in İmam Cafer-i Sadık ile ilmi ilişkileri konusunda İslam geleneğinde çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Ancak buradan hareketle onları doğrudan “İmam Cafer-i Sâdık'ın yetiştirdiği pirler” şeklinde kesin bir tarihsel hükme dönüştürmek yerine, aynı dönemin ilim ve düşünce dünyası içerisinde İmam Cafer-i Sadık'ın ilmi etkisini kabul etmek daha doğru bir yaklaşımdır. Ayrıca İmam Cafer-i Sadık ilmiyle yetiş ve Ehli Beyt’i savunmuş olan Hüsniyedir.  

Alevi-Batıni gelenekte ise mesele yalnızca “kim kimin talibiydi?” sorusundan ibaret değildir. Asıl mesele, hakikat bilgisinin ve Ehli Beyt irfanının hangi kişiler ve topluluklar aracılığıyla sonraki kuşaklara taşındığıdır. 

Anadolu'ya gelen Erenler, Abdallar, Dervişler ve Hakk Aşıkları da bu irfanın taşıyıcıları olmuş; Hz. Muhammed Mustafa'nın, Şahı Merdan Ali'nin ve Ehli Beyt'in sevgisini, ahlakını, ilmini ve irfanını Anadolu insanına aktarmışlardır. Hünkar Hace Bektaş-ı Veli, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Seyyid Nesimi, Şah İsmail Hatayi ve Pir Sultan Abdal gibi isimler, Anadolu ve çevresindeki Alevi yaşam felsefesinin oluşumunda ve aktarımında önemli yer tutmaktadırlar. 

Dolayısıyla “On İki İmamların yetiştirdiği pirler kimlerdir?” sorusuna yalnızca isim sıralayarak cevap vermek eksik kalır. Daha doğru ifade şudur: On İki İmamların mirası, yalnızca doğrudan talebeleriyle değil; onların ilim, irfan, ahlak ve Ehli Beyt sevgisini sonraki kuşaklara taşıyan alimler, arifler, erenler ve yol büyükleri aracılığıyla devam etmiştir. Anadolu'daki yol ve erkân da bu uzun irfan aktarımının bir devamı olarak görülmektedir. 

Bu bakımdan bugün sürdürülen Alevi yol erkânı, kendisini Hz. Muhammed Mustafa'dan, Şahı Merdan Ali'den ve Ehli Beyt'ten gelen ilim, irfan, muhabbet ve hakikat anlayışının sonraki nesillerde yaşatılması olarak görür. 

Ehli Beyt Yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=


33 Soruda 33 Cevap

Alevilikte hakikati aramanın yolu sorgulamaktır. 

2. Soru: Alevilik Şahı Merdan Ali ile başlamış ise, On İki İmamların doğduğu Mekke ve Medine'de Alevi ocakları var mıdır? 

Cevap: Bu soruyu doğru değerlendirebilmek için Aleviliğin manevi kökenleri ile daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan kurumsal yapıları birbirinden ayırmak gerekir. Burada üç aşamalı bir tarihsel gelişimden söz etmek mümkündür:
1. Şahı Merdan Ali ve Ehli Beyt merkezli irşad anlayışının temellerinin oluşması,

2. On İki İmamlar döneminde bu anlayışın ilmi, ahlaki ve manevi açıdan geliştirilmesi ve sürdürülmesi,

3. Sonraki tarihsel süreçlerde ise seyyidlik kurumu, ocak sistemi, cem ve diğer erkânların Alevi toplulukları içerisinde farklı coğrafi ve toplumsal şartlar altında kurumsallaşması.
 

Dolayısıyla Aleviliği, bütün kurumlarıyla tek bir tarihsel anda ortaya çıkmış ve tamamlanmış bir yapı olarak değil; Şahı Merdan Ali ve Ehli Beyt merkezli inanç ve irşad anlayışının, On İki İmamlar dönemindeki manevi ve ilmi birikimin ve sonraki tarihsel-toplumsal tecrübelerin etkisiyle zaman içerisinde gelişerek kurumsallaşan bir yol olarak ele almak daha açıklayıcıdır. 

Bu açıdan Alevi ocaklarını, başlangıçta hazır bulunan kurumlar olarak değil, bu uzun tarihsel gelişim ve kurumsallaşma sürecinin içerisinde ortaya çıkan yapılar olarak değerlendirmek gerekir. 

Dolayısıyla “On İki İmamların doğduğu Mekke ve Medine'de bugünkü anlamıyla Alevi ocakları var mıydı?” sorusuna verilecek cevap şudur: Bugünkü anlamıyla ocak sisteminin o dönemlerde aynı kurumsal biçimde mevcut olduğuna dair yeterli tarihsel kanıt bulunmamaktadır. Ancak Alevi inanç geleneğinin kendi tarihsel hafızasında kendisini Şahı Merdan Ali, Ehli Beyt ve On İki İmamlar üzerinden devam eden bir irşad ve hakikat yolu olarak tanımladığı görülmektedir. 

Burada akıl ve tarih açısından önemli olan husus, bir inancın veya geleneğin başlangıç noktası ile onun daha sonraki kurumsal biçiminin ortaya çıkışını birbirine karıştırmamaktır. Alevi geleneğinin Şahı Merdan Ali, Ehli Beyt ve On İki İmamlar üzerinden kendisine bir kök ve silsile oluşturması başka; bugün bildiğimiz anlamdaki ocak sisteminin hangi tarihsel şartlarda ortaya çıkıp kurumsallaştığı ise başka bir konudur. 

Bu nedenle Mekke ve Medine'de bugünkü anlamıyla Alevi ocaklarının bulunmaması, tek başına Alevi geleneğinin Şahı Merdan Ali ve Ehli Beyt ile olan bağını ortadan kaldırmaz. Çünkü bir inanç geleneğinin manevi kaynağı ile sonraki yüzyıllarda oluşturduğu toplumsal kurumların ortaya çıktığı coğrafya aynı olmak zorunda değildir. Alevi geleneğinde ifade edilen “Yol bir, sürek binbir” anlayışı da farklı coğrafyalarda ve farklı toplumsal şartlarda aynı temel yolun farklı erkân ve uygulamalarla yaşanabilmesini anlamlandıran önemli bir ifadedir. 

Ancak bunun tersi de unutulmamalıdır: Alevi geleneğinin kendisini Şahı Merdan Ali ve Ehli Beyt'e dayandırması, bugünkü ocak sisteminin Şahı Merdan Ali döneminde aynen mevcut olduğunu tarihsel olarak kanıtlamaz. Bu nedenle konu değerlendirilirken hem Alevi geleneğinin kendi iç hafızasına hem de tarihsel belgelerin ortaya koyduğu gelişim sürecine birlikte bakmak gerekir. 

Kısacası “köken” ile “kurum”u birbirinden ayırmak gerekir. Şahı Merdan Ali, Ehli Beyt ve On İki İmamlar, Alevi geleneğinin kendisini anlamlandırdığı temel manevi kök ve referanslar olarak görülürken; seyyidlik, ocak, cem ve erkânlar ise bu mirasın farklı tarihsel ve toplumsal şartlar içerisinde aldığı kurumsal biçimler olarak değerlendirilebilir. 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=


 
Demokrasi ve Toplumsal gelişim açısından Darbeler.
Darbeler, kısa vadede siyasi veya toplumsal düzeni sağladığı iddiasıyla ortaya çıksa da demokratik kurumları zayıflattığı, bireysel özgürlükleri sınırladığı ve toplumun kendi geleceğini demokratik yollarla belirleme hakkını ortadan kaldırdığı için uzun vadeli toplumsal gelişim açısından sağlıklı bir yöntem değildir.
 

Özellikle 12 Eylül örneğinde, darbe öncesinde yaşanan şiddet ve siyasi kaosun sona ermesi kısa vadeli bir sonuç olarak değerlendirilebilir. Ancak bunun karşılığında demokrasi, özgürlükler, hukuk devleti ve insan hakları ciddi biçimde zarar görmüştür. 

Belki de darbelerin en büyük çelişkilerinden biri burada ortaya çıkmaktadır: Umut olarak görülenler, bir süre sonra umut bağlayan insanların gardiyanı hâline gelebilir. 

Toplum, yaşadığı korku, şiddet, belirsizlik ve siyasi çatışmadan kurtulmak için güçlü bir otoriteyi çözüm olarak görebilir. İnsanlar düzen ve güvenlik isteyebilir; hatta bir süreliğine özgürlüklerinden vazgeçmenin sorunlarını çözeceğine inanabilirler. Fakat özgürlüğün, hukukun ve demokratik denetimin sınırları ortadan kalktığında, toplumu koruması beklenen güç zamanla toplumun üzerinde bir güce dönüşebilir. 

Parlamento ve demokratik siyasal düzen ortadan kaldırılırsa; insanlar gözaltına alınır, tutuklanır ve işkenceye maruz bırakılırsa; idamlar gerçekleştirilirse; siyasi partiler ve sendikalar kapatılırsa; ifade, örgütlenme ve siyasal faaliyet özgürlükleri ağır biçimde kısıtlanırsa; insanlar siyasi nedenlerle yargılanır veya kamu haklarından mahrum bırakılırsa, bunun etkileri yalnızca o dönemde yaşayan insanlarla sınırlı kalmaz. 

Böyle bir ortam toplumun hafızasında derin izler bırakır. İnsanlar düşüncelerini özgürce ifade etmekten, örgütlenmekten ve toplumsal sorunlara birlikte çözüm aramaktan uzaklaşabilir. Korku, güvensizlik ve baskı, insanların birbirleriyle olan ilişkilerini de değiştirebilir. Toplumsal dayanışmanın yerini bireysel korunma düşüncesi alabilir. 

Bir toplumun huzur içinde yaşayabilmesi, yalnızca çatışmaların sona ermesiyle mümkün değildir. Gerçek huzur; insanların birbirine güvenebilmesi, farklı düşüncelere tahammül edebilmesi, birbirine sahip çıkabilmesi ve ortak değerler etrafında özgürce bir arada yaşayabilmesiyle mümkündür. 

Çünkü özgürlük olmadan huzur, yalnızca sessizlik olabilir. Korkunun olmadığı bir toplum ile insanların korkmadan konuşabildiği bir toplum ise aynı şey değildir. 

Bu nedenle darbelerin etkisini yalnızca siyasi yönetimin değişmesi olarak değerlendirmek yeterli değildir. Darbeler; insan haklarından demokrasiye, hukuktan eğitime, ekonomiden kültüre kadar toplumun birçok alanında uzun süreli izler bırakabilir. Kısa vadede düzen sağlanmış gibi görünse bile, toplumun özgür düşünme, birlikte hareket etme ve kendi geleceğini belirleme kapasitesinin zayıflaması uzun vadede önemli bir gelişim kaybına yol açabilir. 

Belki de burada kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Bir toplum güvenlik uğruna özgürlüğünden vazgeçerse, sonunda gerçekten güvenli bir toplum mu olur; yoksa yalnızca özgürlüğünü kaybetmiş bir toplum mu? 

Asıl umut, insanların kendi iradeleriyle kurdukları demokratik düzende olmalıdır. Çünkü toplumun geleceğini belirleme hakkı topluma ait değilse, o geleceğin ne kadar güvenli olduğu kadar kimin geleceği olduğu da sorgulanmalıdır. 

Sonuç olarak demokrasi, insan hakları, hukuk, ekonomi ve toplumun geleceği açısından bakıldığında darbeler sağlıklı ve sürdürülebilir bir çözüm değildir. Bir toplumun gerçek ilerlemesi; sorunlarını baskı ve zor yoluyla susturmasıyla değil, farklı düşüncelerin özgürce ifade edilebildiği, hukukun üstün olduğu ve insanların ortak bir gelecek için birlikte hareket edebildiği demokratik bir düzen oluşturmasıyla mümkündür. 

Çünkü toplumların gerçek umudu, onları yöneten gücün büyüklüğünde değil; kendi geleceklerini özgürce belirleyebilme gücündedir. 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=

Alevilikte Inanç-Seyyid Hakkı, sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. * YouTube, Hakk Dergahı TV-Seyyid Hakkı kanalımız: https://www.youtube.com/user/YediDeryaSohbeti62; Facebook, Seyyid Hakkı Azak özel sayfamız; https://www.facebook.com/profile.php?id=61570018628168; * Facebook, Hakk Dergahı muhabbet grubumuz: https://www.facebook.com/groups/244039227002241; * Fcebook, Hakk Dergahı Ilim Irşad sayfamız; https://www.facebook.com/profile.php?id=100057353323519; * WEB sayfamız, Alevilikte Inanç-Seyyid Hakkı; https://www.alevilikte-inanc.de/ Aşk ile Canlar...